Gazete hayatta kalan dönemin şahitleri ile de konuşmuş. 95 yaşındaki Sevim Çiçekli şöyle anlatır yaşanan zulmü:

            “Jandarma köye geldiğinde Kur’an’ı saklardık. En büyük sıkıntıyı Şeyh Sait Efendi olayından sonra yaşadık. Jandarma her gün köylerimizi basıyordu. Dedemin amcamım sarıklarını parçaladılar. O dönemde köyde Hacı Muhammed adında bir âlim vardı. Köy halkına götürüp Kur’an’larısaklamalarını istedi. Herkes evine yakın mağarada sakladı. Bazıları tarlasını kazıp gömdü.”

            Yine 85 yaşındaki Mehmet Emin Taş da yaşadıklarını şöyle dile getirir:

            “Jandarmalar köye atlarla geldiği zaman titriyorduk. Bizi dövmek için delil arıyorlardı. Sebep ya dini bir kitaptı ya da Kur’an’dı. Yöresel kıyafetimiz olan puşileri takan amcaların çok dayak yediğine şahit oldum Köyümüzdeki medresede 20 yıl müderrislik yapan Nezir Hoca vardı. Fırsatını bulduğu zaman hemen Arapça ezan okurdu. Bunun haberini alan jandarma köye gelip Nezir hocayı halkın gözü önünde dövdü”

            Yaşanılan olaylar göz önünde canlandırılınca “kendim o konumda olsam acaba ne düşünürdüm?” diye sormadan edemiyor insan. Puşi giydi diye aile büyüklerimizin dayak yediğini veya Arapça ezan okudu diye sevilen bir âlimin dövüldüğünü görsek, bizleri medenileştirmeye (!) çalışanlar hakkında nasıl bir his beslerdik acaba?

            İş bu kadarla kalsa yine iyi, bakın o devirde Jandarma sırf Arapça ezan okudu diye Zilan köyünde Mele Ali Zilani’ye ne yapmış?

            98 yaşındaki Sıddık Çakan anlatıyor:

            “Askerler Arapça ezan okudu diye hocanın sol elinin işaret parmağını kesti ‘sen o parmağını kulağına dayayıp ezan okudun’ dediler. 1980 darbesinden sonrada referanduma hayır dediğimiz için günlerce işkence gördük. Annem Kur’an okuyacağı zaman beni dama çıkartır nöbetçi olarak bırakırdı. Köyde medrese vardı. Âlimlerin sarıklarını toplayıp yolun üstünde ateşe verdiler sonra âlimlerin sakallarını yoldular. Evlerini arayıp Kur’an’larını topluyorlardı. Köylüler Kur’an’ları çevredeki mağaralara, büyük taşların altına saklıyordu”

            İşkence, dayak, hakaret... Gaye asrilik(!)... Geri kalmış gözü ile bakılan insanları dayak zoru ile medenileştirmek(!)... Fakat bu “göz” yabancı değil; bu göz, Batı’nın gözü; daha doğrusu Batı’nın kendisi haricindeki dünyaya bakış açısı. Demek ki o zamanki yönetim kendi halkına Batı gözü ile bakmış.

            Kelimenin tam anlamıyla içselleştirilmiş oryantalizm.

            Peki, bütün bunlar neye sebebiyet verdi?

            Evvela toplumun kahir ekseriyetine nefret tohumları ekti. Tohum yeşerdikçe çeşitli muhalefet tiplerini oluşturdu. Bunlar muhalif olmak itibariyle bir, fikir ve yöntem itibariyle muhtelif toplumsal tepkilerdi.

İkincisi ve daha önemlisi de sosyal doku bozuldu. Elbette ki bizler hanzolar topluluğu değildik; bizimde hukukumuz, kültürümüz, medeniyetimiz ve müesseselerimiz vardı; fakat yasaklanmıştık. İslam orijinli ne varsa artık o yasak bir meyveydi. Oysa “İslam” bu toprakların özü idi. Medeniyet havzamızın atan kalbi, can damarı idi.

Beliren boşluğu etnik milliyetçilikten tutunda sosyalizme kadar uzanan batı kökenli ne kadar ideoloji varsa doldurdu. Tabii bunlara da muhalif diğer bir muhalif harekette İslami görüşü temsil eden toplumsal tepkilerdi.

Bu hareketlerden bazıları sabır ve demokrasi yolunu seçerken kimileride silaha sarıldı. Yıllarca ülkede hep insanımızın kanı aktı.

Üçüncü olarak da, ne devlet topluma güvendi, nede toplum devlete. Aklın ve bilimin önderliğinde kurulduğu iddia edilen düzen, kendini kollamak için her on yılda bir ihtilal yapmayı huy haline getirdi. Zira devlet, varlığını ve meşruiyetini,  başkasının arsası üzerine kurulmuş gecekondu mesabesinde algılıyordu. İç dünyasındaki bu kaygı, onu topluma karşı daha asık suratlı ve daima ceberut tavır almaya zorladı.

Milletin seçtiği bütün iktidarlar, devlet ve yandaşı küçük bir elit nezdinde son derece tehlikeli ve kabul edilemez bir vakıa idi.  Askeri ve sivil bürokrasisi ve yargısı ile derhal alaşağı edilmeli ve burnu muhakkak sürtülmeli idi.

 

            Bugün yaşadıklarımız dünün meyvesidir. Eğer geçmişin tahlilini sağlıklı yapamazsak ne günün sorunlarını kavrar ve nede çözüm üretebiliriz.