İnsanın ilk bilgisinin kendisinin "yaratılmış" olduğuna dair bilgi olduğundan bahsetmiştik. Bu bilginin onun ontolojisi gereği, içinden gelen bir bilgi olduğuna da değinmiştik.
 
Zira o kendi varlığının farkına varır varmaz yeni bir süje olduğunu idrak eder; bu aynı zamanda onun "zaman" itibariyle bir başlangıcın olduğunun da farkına varması demektir.
 
Her ne kadar başlangıcı olanın sonlu olacağı hususu mantıken bilinebilecek bir olgu olsa da, insanın bunu muhakeme vasıtasıyla değil, yaşanan ölüm hadiseleri ile bildiğine değinmiştik.
Yani burada insan "ölüm" olgusuna, ancak yaşadığı ölüm hadiseleri vasıtasıyla ulaşmaktadır. Elbette ki buradaki "ölüm" daima başkasının ölümüdür.
 
Yine bir ayette belirtildiği üzere Allah'ın bizlere şahdamanmızdan daha yakın olduğunu hatırlayarak, şahdamannın habli verid yani kirli kanı taşıyan toplardamar olduğunu da özellikle vurgulamıştık.
Zira toplardamar çevrede bulunan kirli kanı kalbe taşımaktadır. Tıpkı bu toplardamar örneğinde olduğu gibi çevreden-dünyadan- edinilen bilgilerde aynı şekilde insana doğru akmaktadır.
"Nefs" dünya ile bu münasebetin kurulması ile oluşur. Yani insanın nefsi ancak, ruhunun dünya ile temas etmesi halinde teşekkül eder.
 
Peki, dünya mutlak "kirli" midir? Elbette ki hayır! Doğal haliyle o kirli değil aksine bir ayet yani işarettir. Ancak oluşturulmuş dünya, yani içerisine doğulan; kurumlan olan, bireyleri arasında nesnelleşmiş "sosyal" gerçeklikleri teşekkül etmiş olan toplumlar, masumiyetten arîdir. Daha açıkçası kurulu "dünyaca ilk bilgi ile tetabuk halindedir ya da çelişki.
 
Ancak hatırlayalım ki insanın doğasında şahdamanndan yakın olan Yaratıcısının mührü de bulunmaktadır.
 
Kurulu dünya "temiz" ise bunu kabul etmek yahut etmemek; şayet "kirli" ise temizlemek yahut olduğu gibi kabul etmek insanın şahsi varoluşu tercihi halidir. Diğer bir ifadeyle"Ene"sinin oluşması tarzıdır.
 
Şu'ayb Peygamber Medyen halkına tebliğ için görevlendirilir. Şu'ayb onlara Allah'a ibadet edin, ondan başka ilah edinmeyin, ölçeği ve tartıyı eksik tutmayın gibi nasihatlerde bulunur.
Medyen halkı Peygambere karşı çok enteresan bir cevap verir:
 
"Ey Şu'ayb! Biz senin dediklerinin çoğundan bir şey anlamıyoruz. "(Hûd,91)
Acaba Medyen halkı bu beyanı ile ne demek istemiştir? Peygamberin kavminin dili ile hitap edeceği kuşkusuzdur... O zaman Şu'ayb Peygamber meramını anlatmakta özürlü olabilir mi, acaba? Aksine, Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın bildirdiğine göre, Şu'ayb Peygamber son derece beliğ konuştuğu için Efendimiz Hazretleri onu "Hatibü'lenbiya" yani peygamberlerin hatibi unvanıyla adlandırmıştır.
 
O zaman sorun nerededir? Medyen halkı neden bu denli güzel konuşan Şu'ayb Peygamberi anlamamaktadır? Belki de sorun halktadır; son derece kıt bir anlayışa ve akıl yapısına sahip olmuş olabilir mi, acaba?
 
Bununda mümkün olmadığı gelen ayetlerden kolayca anlaşılmaktadır. Zira Medyen halkına "ölçü ve tartlarda eksiklik yapmayın" öğüdü yine Elmalılı'nın işaret ettiği gibi "ticarette geliştiklerini göstermektedir".
 
Yani Medyenliler akıllı son derece işini bilen anlayışı yerinde olan insanlardır.
Fakat bu anlamama olayında sorun yine Medyenlilerden kaynaklanır.
Önce yukanda aldığımız ayetin devamına bir bakalım:
 
"Ayrıca seni içimizde çok zayıf olarak görüyoruz. Eğer kabilen olmasaydı muhakkak ki seni taşla öldürürdük. Sen bizden üstün ve şerefli değilsin"(Hûd,91) Demek ki Medyenlilerin peygamberi öldürmemelerinin bir nedeni varmış; mensubu olduğu kabilesinin içerisinde toplumca sevilen ve sayılan kişilerin bulunması haliymiş.
 
Şu'ayb Peygamber bu denilene çok anlamlı bir cevap verir:
"Ey Kavmim! Size göre benim kabilem Allah'tan daha mı şereflidir ki O'nu arkanıza atılmış bir şey edindiniz?" (Hûd 92)
 
İşte bütün mesele buradadır. Hz. Şu'ayb Medyen halkının yerleşik . değerler sistemine gönderme yapmaktadır. Onlara göre Şu'ayb'ın mensubu olduğu kabile, Allah'tan daha üstün tutulmakta ve değer verilmektedir.
 
Peki, bu inkarcılar acaba yaratıcı bir Tanrının varlığını bilmemekte midir?
Olamaz çünkü Kur'an şöyle bir bilgi aktanr:
"Andolsun ki, kendilerini kimin yarattığını onlara sorsan elbette 'Allah' derler O halde nasıl çevrilirler"(Zuhruf 87)
Kur'an bize inkârcıların ölüm" tehlikesi karşısındaki yaklaşımlarına dairde bilgi aktarır:
"Denizde size bir musibet gediği zaman, O'ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolur. Derken 0,sizi kurtarıp karaya çıkanca da yüz çevirirsiniz. İnsanoğlu çok nankördür" (Isrâ,67)
 
Başa dönecek olursak Şu'ayb Peygamber kavmine şu şekilde seslenmişti: "O'nu arkanıza atılmış bir şey edindiniz"(Hûd 92)
 
Yani o var olduğunu bildiğiniz Tanrı karşısında umursamaz bir tavır takındınız. Fahruddîn Er-Râzî'nin deyimiyle "unuttunuz ve sanki sırtların gerisine atıp, kulak asılmaz bir şey haline getirdiniz"
İşte bu sırtını dönme olayı bir "varoluş" kipi olup Medyen halkının yerleşik toplumsal sistemleri nedeniyledir. Bir şeye, değerler sisteminde yer bulduğu oranda değer ve itibar verilmektedir.
Peki, Allah'ı unutmak ve sırt dönmek ne şekilde olmaktadır: Yaratılıştan gelen ilk bilgiyi ve ölümden sonrasına dair kaygılan unutmak ve hayatın teşekkülünde onlan şekillendirici bir faktör haline getirmemekle.
 
Hayatını bunlara dayanarak kurmamakla. Kendilerine "sizi kim yarattı" diye sorulması halinde veya bir tehlike karşısında "Allah" diyorlar. Yani oluşmuş şuur yanlıyor ve şuuraltı kendini gösteriyor.
Ve en önemlisi Medyen halkı işte bu nedenle Peygambere karşı "biz senin dediklerini anlamıyoruz" demektedirler.
 
Zira anlamak epistemolojik değil varoluşsal bir olaydır...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.