1876 Isparta Sel Felaketi — Mevlevi tekkesinden sürüklenen kemikler, halkın çaresizliğini sömüren ticaretin başlangıcı olur.
1876 yılında Abdülhamid Han’ın tahta çıktığı günlerde Isparta büyük bir felaketle sarsıldı. Isparta Çayı’nın taşmasıyla meydana gelen sel, Tabakhane, Feyzullah, İskender ve Germiyan mahallelerini bastı; yüzlerce yıllık Mevlevi tekkesi ve çevresindeki mezarları yerle bir etti.
Sel yalnızca canları değil, sekiz yüz yıllık Mevlevi dedelerinin(Ahi Kasap Mevlevi Isparta Dergâhı) kemiklerini, dergâhın kitaplarını ve eşyalarını da sürükleyip götürdü. Yüzyılların manevi mirası bir anda toprağa ve suya karıştı.
Böcüzade Süleyman Sami, Konuşulan Tarih adlı eserinde bu felaketi şöyle aktarır: “…Müthiş bir sel Tabakhane cihetinden taşmış, mahalleleri basmış, birçok insan ve hayvan boğularak ölmüştü. Yüzlerce mezar kemiği yollar üzerinde günlerce kaldı…”
Günler sonra selin taşıdığı kemikler küfelerle toplanarak Namazgâh ve Mezarlıklar Ağası’ na teslim edildi. Ancak bu kutsal emanetlerin bir kısmı kötü niyetli ellerde ticari bir araca dönüştü. Kendilerini din adamı olarak tanıtan (Müslim, Rum ve Acem Ermeni cemaatlerinden) bir avuç simsar, “ırvasa” adı (Şamanizm inancında ilaçsız büyü, ruhsal, psikolojik tedavi yöntemi) verilen büyü törenleriyle kemikleri hastalıkların şifası olarak pazarlamaya başladı. Gerçek din adamlarının uyarıları ise etkisiz kaldı.
Yaklaşık elli-60 yıl boyunca Isparta’da insan kemiği ticareti sürdü. Şarlatanlar, dini-ahlaki kuralları hiçe sayarak kekeme çocukların dilini açmak, sıska çocukları güçlendirmek, şaşılığa, felçli olanlara çare bulmak gibi türlü vaatlerle halkı kandırdılar.
Çocuğu yaşamayan ailelere, sara ve sıtma hastalarına, kuduz, kaşıntı çekenlere “çare” olduklarını iddia ettiler. “Her derde devayız” diyerek medrese sohbetlerine katılıyor, cemaat isimlerini kullanarak güven kazanmaya çalışıyorlardı.
Ne yazık ki bazı tekke ve medrese temsilcileri bu rezalete sessiz kaldı. Ispartalı Rum ve Acem Ermeni’ si Osmanlı vatandaşlarından bazıları kemikleri kilise önlerinde sergileyerek “hastalıklardan kurtulma” vaadiyle ticareti sürdürdü. Müslümanlar arasında da bu ticarete katılanlar oldu; kemikleri tülbent içinde göstererek felçli hastalara umut satmaya kalkıştılar.
Kadı Hüsnü Efendi, (1.TBMM Isparta Vekili, Kadı- Müftü 1.No’lu şehitlikte yatan Hüseyin Hüsnü Özdamar’ın dedesi) kemiklerin yalnızca görevli Acem işçilerce toplanmasına karar vererek dini hassasiyetleri gözetmeye çalıştı. Ancak çıkarcıların fenerlerle gece kemik aramaları, gizlice topladıkları parmak, el kemikleriyle ticaretin önünü açtı.
1876’dan 1920’lere kadar süren bu utanç verici ticaret, Kurtuluş Savaşı yıllarında dahi tam olarak sonlandırılamadı. Mevlevi son dedesi Ali Dede Efendi ve Belediye Başkanı Alaybeyzade Hakkı Bey’in (Şimdiki Alaybey İlkokulu’nu yaptıran aileden, şimdi torunları aramızda) gayretleriyle kemikler dini kurallara göre gömülse de, sahte tüccarlar hayvan kemikleriyle işi sürdürmeye devam ettiler. Cumhuriyet’in ilk yıllarında bile sokak sokak dolaşan sahte satıcılar halkın çaresizliğini sömürmeyi sürdürdüler.
1926’da Belediye Başkanı Doktor Nuri Bey ve ardından Hilmi Çakmakçı’nın kararlı mücadelesiyle bu ticaret teşhir edilerek büyük ölçüde sona erdirildi. Isparta Milletvekili Hüseyin Hüsnü Özdamar (TBMM Isparta Vekili)ve eşi Kamile Hanım da bu sahtekârlığa karşı dini ve ahlaki bir mücadele yürüttüler. Özdamar, Feraiz -İslam -Miras Hukukunda paylaşım Ve Muamelat- (Günlük insan ilişkileri) adlı el yazması kitabında (Not düşülmüş) kemik ticaretine karşı verdiği mücadeleyi anlatır. (Kiler adlı el yazması Mevlevi alışveriş (iaşe) defterinde de aynı konu işlenir)
Sonuçta, Isparta’nın tarihine kara bir leke olarak geçen bu olay, halkın dini duygularının nasıl sömürüldüğünü, çaresizlikten nasıl faydalanıldığını gösterir. Kemik ticareti yalnızca bir aldatmaca değil; toplumun manevi değerlerine vurulan ağır bir darbedir.
Beyaz bezlere sarılmış o kemikler, bir zamanlar dua eden ellerin, yürüyen ayakların, düşünen Mevlevi âlimlerinin, başların kalıntısıdır. Şifa arayan halkın gözlerinde hem merhamet hem yanılgı vardır.
Bugün bu hikâyeyi hatırlamak, geçmişin hatalarından ders çıkarmak, dini duyguların istismarına karşı uyanık olmak için önemlidir. Kutsal olan hiçbir şey çıkarın terazisinde tartılamaz. O kemikler toprağa karıştı, ama hikâyeleri hâlâ vicdanlarda yankılanıyor. Bir ibret, bir uyarı, bir tarihsel sessizlik içinde yankılanan çığlık gibi…
Dini duyguların ticarete dönüştüğü bu karanlık dönem, bize bir gerçeği hatırlatır: Kutsal olan hiçbir şey, çıkarın, çıkarcının terazisinde tartılamaz. Bugün o kemikler toprağa karıştı, ama onların hikâyesi hâlâ insanın vicdanında yankılanıyor — bir ibret, bir uyarı, bir tarihsel sessizlik içinde yankılanan çığlık gibi saygıdeğer okuyucular…
1876’daki sel felaketiyle başlayan kemik ticareti, yalnızca bir “ticaret” değil; halkın çaresizliğini, dini duygularını, umutlarını sömüren bir zihniyetin ürünüydü.
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Atatürk’ün akıl ve bilim temelli yaklaşımı, aklıselim din adamlarının da halkı bilinçlendirme çabaları bu karanlık düzeni büyük ölçüde geriletti. Ancak tarihin bize öğrettiği en önemli derslerden biri şudur: çıkarcılık, sahtekârlık hiçbir zaman tamamen yok olmaz, sadece biçim değiştirir.
Bugün belki kemik ticareti yok, ama aynı zihniyet farklı kılıklarda pusuda olabilir. Canlı örneklerini görmekteyiz! İnsanların korkularını, hastalıklarını, dini hassasiyetlerini veya ekonomik sıkıntılarını kullanarak kendine çıkar sağlamaya çalışanlar her dönemde vardır.
Bu yüzden Cumhuriyet’in en büyük kazanımı, halkı bilinçlendirmektir. Hurafelerle değil; akıl ve bilimle yol almak dinimizin de emridir. Hazreti Muhammed'imiz: "İlim ve hikmet müminin yitiğidir, onu nerede bulursanız alın!" demektedir. Araştırma: Bayram Aygün E. Öğretmen 2026, Isparta Böcüzade Isparta Tarihi, Prof. Dr. Neşet Çağatay’ın anlatıları, Mevlevi Dedesi Ali Dede Efendi’nin Kiler Defteri notları.