Kentin içinden geçen taş döşeli ana yol, ilk bakışta planlı bir Roma şehir düzeninin izlerini taşıyor. Büyük ve düzgün kesilmiş taş bloklardan oluşan yol, doğu–batı doğrultusunda uzanan bir aks üzerinde ilerliyor. Yüzeyde yer yer görülen tekerlek aşındırmaları ise bu hattın yoğun şekilde kullanıldığını gösteriyor.
Kentin Omurgası
Söz konusu yol yalnızca bir ulaşım hattı değil, kentin omurgası niteliğinde. Tapınakları, kamusal alanları ve açık meydanları birbirine bağlayan ana damar olarak işlev görüyor. Roma döneminde colonia statüsüne kavuşan Adada’da bu planlı düzen daha da belirginleşmiş durumda.
Taş blokların ölçülü yerleşimi, bilinçli bir şehir planlamasının ürünü olarak değerlendiriliyor. Yol, kent kapılarına ve dış bağlantılara uzanarak bölgesel ulaşım ağının bir parçası haline geliyor. Böylece Adada’nın iç düzeni, Pisidia’nın sert coğrafyasına karşı kurulmuş sistemli bir şehir anlayışını ortaya koyuyor.
Düzenin Bittiği Yer
Ancak Roma yolunun en çarpıcı yönü, ulaştığı noktada ortaya çıkıyor. Kent dokusu ilerledikçe seyrelirken taş döşeli hat bir noktada geniş bir vadi manzarasına açılıyor. Göğe yükselen kayalıklar ve derin sessizlik, ziyaretçileri adeta başka bir atmosfere taşıyor.
Taş yüzey burada uçurumun kıyısında sonlanıyormuş hissi veriyor. Roma’nın ölçülü planı ile Pisidia’nın sert ve vahşi topografyası bu noktada karşı karşıya geliyor. Yol, yalnızca bir şehir aksı değil; düzen ile doğa arasındaki ince sınırı simgeliyor.
Adada’daki bu 2 bin yıllık Roma yolu, insan aklının kurduğu şehir düzeni ile doğanın sonsuzluğu arasında kurulan tarihi bir eşik olarak günümüze kadar varlığını sürdürüyor.