Isparta

Sancak Isparta’sında Kültür ve Dayanışma Rüzgârı

1850’den sonra: Sancak Isparta’sında yazmaların deseninde barış, akçelerin sesinde kardeşlik, Koku Kilisesi’nin gölgesinde, cami minaresinin selamıyla kültürlerin buluşmasına yönelik bir araştırmamı okuyacaksınız....

Abone Ol

1850’den sonra: Sancak Isparta’sında yazmaların deseninde barış, akçelerin sesinde kardeşlik, Koku Kilisesi’nin gölgesinde, cami minaresinin selamıyla kültürlerin buluşmasına yönelik bir araştırmamı okuyacaksınız. Somut olmayan Isparta günlük konuşulan tarihinde alışverişe sığdırılmış, taş baskı yazmaların renklerinde Müslüman, Gayrimüslim Ispartalıların örnek dayanışmasını yazdım. “Gelendost Yeniceli merhum Dinler Tarihi Profesörü Neşet Çağatay’ın köylüsü Süreyya Özkan’ın cep defterine yazdırdığı özel notlardan. ”Araştırma: 1996, Yenice – Bayram Aygün


1850’lerde Kırım Savaşı patlak verdiğinde, Osmanlı toprakları büyük bir göç dalgasına sahne oldu. Rusya’nın Osmanlı üzerindeki emelleri, Kırım Tatarı Türklerini yurtlarından kopardı. 1850’li ve 1860’lı yıllarda yüz binlerce Tatar ailesi Karadeniz’in dalgalarını aşarak Anadolu’ya, özellikle de Isparta’ya sığındı. Bu göç, yalnızca bir yer değiştirme değil; kültürlerin buluştuğu, dayanışmanın filizlendiği yeni bir hayatın başlangıcı oldu.
Bu göç dalgalarıyla gelen aileler, Anadolu’nun birçok köşesinde olduğu gibi Isparta ve çevresine de kök saldılar, şimdi aramızdalar. Yanlarında yalnızca hatıralarını değil, aynı zamanda üretim, estetik anlayışlarını da getirdiler. Bölgenin tarımına, zanaatına, ticari hayatına yeni bir soluk kattılar. Özellikle yazmacılık, tekstil kültürü, onların ellerinde bir sanat haline dönüşerek Isparta’nın kültürüne eşsiz bir katkı sundu. Her desen, her dokuma; hem göçün acısını, dayanışmanın umudunu taşıyan sessiz birer tanıklık oldu Isparta’mızda.
Bu tarihi arka plan, makalenizdeki kültürel zenginliğin neden böylesine çeşitli olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Kırım göçmenlerinin Isparta’daki yerleşimleri, bölge ekonomisine etkileri üzerine söylenecek çok şey var. Ispartalı Müslümanlar, Gayrimüslim Rumlar ve Acem Ermenileri, Kıpçak kökenli Kırım Tatarlarıyla kısa zamanda kaynaştılar.
Bu kaynaşma, yalnızca komşuluk ilişkilerinde değil; ticarette, zanaatta, gündelik yaşamın her alanında kendini gösterdi. Farklı inançların, kültürlerin bir arada yaşadığı bu ortam, Isparta’nın Müslüman tarihine barış, dayanışma dolu bir sayfa ekledi.

1851’lerde kafileler halinde Isparta’ya yerleşen Kırım Tatar soydaşlarımız, ihtiyaç içinde ve yoksul olmalarına rağmen halkımızın yardımlarını çoğu kez kabul etmezlerdi. Gururlu ve dirençli bir duruşla, kendi ayakları üzerinde durmayı tercih ettiler. Yerleştirildikleri İğneci, Hisar Kurtuluş mahallelerinde, 1709’larda İran Şah Abbas’ın zulmünden kaçarak Isparta’ya sığınan Azeri-Acem bölgesi kökenli Acem Ermenileriyle aynı sokakları paylaştılar. Böylece farklı göçlerin izleri, aynı mahallelerde birleşerek Isparta’nın tarihine çok katmanlı bir kültürel yakınlık kazandırdı.
1710 yılında Isparta Mutasarrıf Vali Çelik Mehmet Paşa, İğneci Mahallesi’nde göçmen sanatçı Acem Ermenilerinin sanatlarını icra edebilmeleri için “Acemhan” adını verdiği geniş bir İşhanı inşa ettirdi. Böylece göçmenlerin üretim ve sanatlarını yaşatabilecekleri bir mekân doğmuş oldu. Halkın yardımlarını kabul etmeyen Kırım Tatar Türkleri ise, aynı mahallelerde yaşayan Acem Ermenilerinin sahiplenici tutumları görüldü. “Düşenin halini yine düşen anlar” misali, göçmenlerin birbirine uzattığı bu el, dayanışmanın en somut örneği oldu.
Taş baskı yazma sanatı, ayakkabıcılık, ev ve mutfak gereçleri üretimi, kilim dokuma gibi zanaatlarla uğraşan Isparta Ermenileri, özellikle taş baskı yazma sanatını pamuklu kumaşlar üzerinde ustalıkla icra ettiler. Uluborlu yapmacılığı da buna eklendi. İncelikli sanat, öncelikle Kırım Tatar Türk Müslüman genç kızlara öğretilerek kuşaktan kuşağa aktarıldı. Her baskı, yalnızca bir desen değil; göçmenlerin birbirine kattığı kültürel mirasın sessiz bir nişanesi oldu.

Tatar göçmenlere yazma satışından pay verilmek üzere özel bir komisyon kuruldu. Bu komisyon, Isparta’nın farklı mahallelerinden, cemaatlerinden gelen isimlerle dikkat çekiyordu: Camiatik Kutlubey Mahallesi’nden ekmekçi Kavukçuoğlu Osman; Acem Ermeni cemaatinden yazma ustası Patil Hanım (Mürdekoğlu Moris’in eşi) ve kökboya ustası Zabel Hanım (Tal ustası İlye’ nin eşi) baş sorumlulardı. Bilaloğlu Ahmet, tütün ticaretiyle uğraşan bir esnaf; Tataroğlu İbrahim, kökboya sanatçısı; Abdipaşa Medresesi’nin müderrisi Hacı Şabanoğlu Hafız Hüseyin ve İğneci Mahallesi’nin muhtarı Galatoğlu Mustafa.
Komisyonun sembolik başkanlığını ise Isparta Mutasarrıfı, Yorganlı Kaymakam Hasan Rüştü Efendi üstlenmişti. Bu çeşitlilik, yalnızca bir idari düzenleme değil; farklı toplulukların ortak bir kültürel üretim için bir araya gelişinin somut göstergesiydi. Yazma sanatı etrafında kurulan bu birliktelik, Isparta’nın tarihine dayanışma ve ortak emeğin izlerini bıraktı.
Kısa zamanda taş baskılı yazmalar, İğneci Mahallesi’ndeki Acemhan’ da (Ermeni İş Hanı) üretilmeye başlandı. Müslüman Hacı Şaban ve Bilaloğlu kıraathanelerinde, Ermeni gençlerle birlikte Çayboyu’ ndaki Rum kahvehanelerinde taş baskı yazmaların satışa sunulduğunu mahallelere tellalların duyurusunda ilan ettiler. Mayıs’ın sonunda, kiraz çiçeklerinin açtığı, kokuların bayram havası estirdiği günlerde, Aya Baniye Koku Kilisesi çevresinde büyük bir sergi düzenlendi. Rum ve Acem (Ermeni) genç kızlarının oluşturduğu satışçı grubuna, Isparta Kadılığı’ nın görüşü alınarak Müslüman genç kızlar da katıldı. Böylece yazma sanatı, farklı inanç, kültürlerden gençlerin elinde birleşerek Isparta’nın ortak yaşamına renk kattı.
Yazma satışları yalnızca bayramlarla sınırlı kalmadı; düğünlerde, kadınların düzenlediği mevlit ve dua toplantılarında da genç kızlar gösteri sergileriyle yazmalarını satışa sundular. Böylece yazma1858’lerden sonra, gündelik hayatın en özel anlarına eşlik eden bir kültür unsuru haline geldi. İki yıl içinde bu satış ekipleri, düğünlerde, koku bayramlarında, hem Müslüman hem de Gayrimüslim cemaatlerin dini günlerinde aynı coşkuyla yazmaları pazarlamaya devam ettiler. Her etkinlik, farklı toplulukların ortak emeğini, estetik zevkini bir araya getiren bir kültürel şölen niteliği kazandı.
Kahvehanelerde resimli hikâyelerin okunması, taş baskının en canlı örneklerinden biriydi. Halk, bu hikâyelerin etrafında toplanır; kimi zaman gülerek, kimi zaman hüzünlenerek ortak duyguda buluşurdu. Böylece yalnızca eğlenmekle kalmaz, aynı zamanda geçmişin izlerini, toplumsal hafızayı birlikte yeniden kurarlardı. Taş baskı, bir teknik olmanın ötesinde; yardımlaşmanın, birlikteliği, sosyal yaşamın dili haline gelmişti. Her resim, her satır; halkın ortak ruhunu, dayanışma gücünü yansıtan sessiz birer tanıklık olarak yaşamın içine işlenirdi.
Bugün Isparta’nın taş baskı geleneği, kültürel mirasımızın en değerli parçalarından biri olarak karşımızda duruyor. Yazmaya uygulanan taş baskı, Osmanlı’nın estetik anlayışını, ticari zekâsını, sosyal yaşamını, Müslüman Türk ve tatar, Gayrimüslim Rum ve Ermeni insanları aynı anda yansıtan eşsiz bir tanıklık olarak hafızamızda yaşamaya devam ediyor. Bu gelenek, yalnızca dükkânların raflarında değil; hayatın tam kalbinde, düğünlerin coşkusunda, bayramların neşesinde, gündelik yaşamın en sade anlarında varlığını hissettiriyordu. Her desen, geçmişin ruhunu bugüne taşıyan sessiz bir hatıra gibiydi.
Özellikle Ermeni genç kızları, bu ticaretin en zarif yüzlerini temsil ediyordu. Isparta’nın köylerinde, mahallelerinde düzenlenen düğünler, onlar için adeta birer sergi alanına dönüşüyordu. Osmanlı Isparta’sının kültürel zenginliği içinde taş baskı, yalnızca ahşap kalıpların kumaşla buluştuğu soğuk bir teknik değil; her vuruşta bir hikâyeyi, her desenle bir tarihi öyküyü dile getiren canlı bir anlatım biçimiydi. Yazmaların üzerinde Türk tarihinin izleri işlenirken, kültürel dayanışma ve birliktelik de yeniden hayat buluyordu. Tatar göçmenlerin katkısıyla sancak Isparta’sında barış ve kardeşlik rüzgârı esmeye devam etti.


Taş baskı ürünleri, Isparta’nın pazarlarında ve seyyar satıcıların çarşılarında dolaşır, halkın gündelik yaşamına renk katardı. Dini metinlerden halk hikâyelerine kadar pek çok eser, taş baskılı yazmalar aracılığıyla Isparta, Burdur, Kütahya, Uşak, Antalya, Konya ve hatta Muğla bölgelerinde genç kızların aradığı değerli ürünler haline geldi. Kırım Savaşı nedeniyle sürgünle Isparta’ya gelen Peçenek kökenli Türk Tatar soydaşlarımızın onurlu duruşu, yazma kültürü etrafında kalıcı bir kardeşlik bağına dönüştü. Bu kültürel miras, yalnızca bir zanaat değil; aynı zamanda dayanışmanın ve ortak yaşamın sembolü olarak tarihe kazındı. Araştırma: Bayram Aygün, 2026 – Isparta