Yine o köhne klişelerle birlikte gelmese Ramazan dünyamıza, ne güzel olurdu…
 
“Ramazan geldi, fiyatlar el yakıyor!”
- “Hanfendi pazardan ne alabildiniz?”
- “Nasıl alayım? Her şey ateş pahası, 95 kg olduğuma bakma, açız aç.”
 
Ya da hazımsızlık, kilo alımı ya da iftarda yerken çatlamamak için öneriler: “Önce hoşaf için, baklavayı bir saat seyredin, çorbayı içince bir gezip gelin. Pilav, et ve sarmanın hatırını teravihten sonra sorun. Sahura kadar yiyin durun.” Sanırsınız ki Ramazan ve oruç yenilmeyen öğle yemeğinin acısını bin bir çeşit yemekle tıka basa çıkarmanın adıdır.
 
Ve ya “Sakız çiğnemek mi orucu bozar, yüzmek mi, yoksa kan vermek mi?” gibi her yıl soranın da cevaplayanın da canından bezmediği sorular.
 
Yahut da “Kepek sorunu olanlar mı oruç tutmamalı, dişlerinde tartar olanlar mı? Hangi doktora gidersek bize ‘tutamaz fetvası’ verir?” gibi oruç tutandan çok tutmayanların meramı olmuş gayri ciddi konuşmalar…(oruca mani ciddi rahatsızlığı olanları konunun haricinde tutuyorum.)
 
Ve yine şölenlere, festivallere dönüşen sosyeteyi doyurmaktan ibaret olan manşetlik iftar davetleri…
 
İslam dini karşıtı yiyecek, içecek firmalarının ve gazetelerin ticari maksatla Ramazan’ın ve iftar sofralarının vazgeçilmezleriymişçesine sundukları pişkin reklam kampanyaları.
 
Ve ve son yılların seküler modern Müslümanlarının endişesi: En rahat ve konforlu iftar ya da tatil mekanları. Hangi otelin iftar menüsü bin bir çeşit, hangi restoranın yemekleri selfie için göz doldurucu?...
 
Sahi neydi Ramazan? Neydi orucun anlamı? Kur’an’da nasıl geçiyordu? Rabbimiz bizden neyi, niçin istiyordu? “Ey iman edenler, oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.” diyordu yaratıcımız. Peygamberimiz (sav) de yoksulu doyurmanın, giydirmenin, zekatın, sadakanın, fitrenin önemini hatırlatıyordu hadislerinde defaatle.
 
Peki, bizim hayatımızın neresinde yoksul, öksüz, düşkün, aç, çıplak? Vicdanımızı rahatlatacak kadar değil, gücümüzün yettiği ve kalbimizin mutmain olduğu noktaya kadar onları gözetmek ve kollamak zorundaydık oysa... Katı kalplerimizin, bencil nefsimizin başka türlü adam olacağı da yoktu zira.
 
Sezai Karakoç, orucu canlı bir varlık olarak görür ve onun insanı özlediğinden, susadığından, acıktığından bahseder. “Kur’anla, namazla, merhametle, cihatla orucumuza iftar ettirelim ki geldiğinden daha zengin gitsin. Giderken oruç, bizden de ona ölümsüzleştirecek birkaç şey katmalı.” der.
 
Yahya Kemal ise Atik Valde’den İnen Sokağında “Tenha sokakta kaldım oruçsuz ve neşesiz” dese de mahallesindeki oruçtan süzülmüş, soluk benizli oruçlulara gıpta ile bakarmış, şimdiki oruçsuzlardan farklı olarak. Günümüzün oruçtan korkan gençleri, ne acıdır ki Ramazan’dan bihaber, kaygısız ve saygısızca, açıktan tıkınırken bile yüzü kızarmıyor.
 
Yine de oruç bizi bu düşüncesizliğin ıslahı için de dua eder hale getirmeli şüphesiz…
 
Oruçken aç bedenimizi akşam nasıl şımartırım hayalinden ziyade amaç, açken takatsiz, güçsüz bu vücudun sahibi değil emanetçisi olduğumuzu iyice hissedelim olmalı.
 
Bizim tek öğünlük açlığımızı bir alt mahallede ya da savaş ve darbeler kadar, ilgisiz Müslümanların da vurduğu Suriye’de, Irak’ta, Somali’de, Filistin’de, Arakan’da, Mısır’da, Doğu Türkistan‘da ya da dünyanın herhangi bir yerinde birilerinin günlerce çektiğini düşünmeye sevk etsin oruçlarımız.
 
Sahip olduğumuzu zannettiğimiz imkanların hepsinin gelip geçici olduğunu bilip bir kedinin, köpeğin, kuşun bile aç kalmasına gönlümüz razı gelmesin. Bu Ramazan’da kaç hatim indim, kaç teravih kıldımdan ziyade derdimiz Kur’anı ne kadar anladım ve yaşadım olsun.
 
İbadetlerimiz görüntüde kalmasın, kalplerimize işlesin. Dillerimiz tek yemek ve sudan değil kötü sözden ve dedikodudan da mahrum kalsın. Aylarca kötü düşünmeyi alışkanlık haline getiren su-i zan yuvası beynimiz de tutsun oruç. Bir ay hep hüsn-ü zanda bulunsun. Olur ya ahlakımız haline geliverir, hep güzel düşünüp hayattan lezzet almak.
 
Ve sabrı iyice öğretsin, irademizi sağlamlaştırsın oruçlarımız. Hem ruhumuzu hem bedenimizi güçlendirsin…
 
Hacca gidenlerin, dönüşte annesinden doğduğu gibi günahsız olması beklenir. Halbuki daha Kabe’deyken insan günah işlemeye başlar. Günahsız değiliz, “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür”, günahkar bir beşeriz nihayetinde. Ancak bu Kur’an ayından yine de daha temiz, daha olgun, daha kalplerimiz yumuşamış, daha insan olmuş bir halde çıkmayı umuyoruz.
 
Sen bizlere acı ve bu ayın bereketini, sabrını ve güzelliğini üzerimize yağdır, Allah’ım… Kan gölüne dönüşen İslam coğrafyasına akıl, iman, irfan, birlik, beraberlik duygusu ver. Ramazan’ı Ramazan, bayramı bayram gibi bilinç ve huzur içinde geçirmeyi nasip eyle… ( Amin )