Walesa Halil Antalya yolu üzerindeki eskimiş ahşap şato içinde pos bıyıklı bir adam yaşardı. Şimdi ne o şato kaldı, ne de pos bıyıklı o adam. Antalya istikametine doğru seyir eden her sürücü bilirdi bu şatoyu ve şatonun sahibini.

Pos bıyığı ve siperli şapkasının altında güler yüzü ve hoş sohbeti vardı. Sahibi garip bir tecelliyle göçtü bu dünyadan, şatosu sessizliğe terk edildi. Çürümeye bırakıldı. Yıkıldı yıkılacak gibi, yakınına dumanı tüten izmarit düşse yakılacak gibi. Issız, sessiz. metruk bir bina. Şimdilerde kimse bilmiyor orası evvelden kimindi? Oysa yakın bir geçmiş öncesi bilmeyen yoktu, hem şatoyu, hem de sahibini. Yoldan gelip geçenler eğer kendi arabasıyla seyir edenlerse, insan elinden başka hiçbir detayın kullanılmadığı bu ahşap şatoya uğrar, bin bir çeşit cincik boncuktan birini alır.

Etrafın yeşilliğinde ruhunu dinlendirirken, arabasını sürekli su akıtan çatma duştan geçirtir; bu süreçte mutluluğun rengini keşfetmeye çalışırdı. Belki tahta şatonun sahibinin ikramı olan köy ekmeğiyle, siyah çayı yudumlar, sunulan güler yüzle, mesut mutlu yoluna devam ederdi. Antalya’ya gidip gelen yüzlerce kişi bu şatonun içinde bir günlükte olsa konaklamayı hayal etti. Sahibinin şanslı olduğunu düşündü, imrendi, uzun uzadıya baktı kaldı. Tek boyutlu bir hayat yaşamıyordu bu şatonun sahibi. Çoğunlukla doğanın koynunda gezip tozarak gününü tamamlıyordu. Ama Türkiye'nin sosyal gerçeklerinden de haberdar olarak yaşıyordu. Olumsuzluklara herkes gibi canı sıkılıyor olsa da, can sıkıntısına kulak asan olmuyordu. Bir sabah bu muhteşem ahşap şatonun sahibi de Antalya’ya gitmek istedi.

Antalya’dan meyve getirecekti, şatosunda konaklamaya gelen ‘konuklarım’ diyerek saygıda kusur etmediği yolcularına ikramda bulunacaktı. Yol üzerinde hancılık yapması biraz da insana hizmet aşkından kaynaklanıyordu. Kamyonuna atlayıp yola koyulmuştu. Ama bir daha kendi eliyle yaptığı, herkeslerin imrendiği şatosuna dönemedi. Ölüm işte, mutlak son. Yaşam mutlak değil ki; bu ahşap şatonun sahibi Valesa’da öldü işte. Gittiği yerde fikirleri muteber değil artık, ameli muteber. Bize bildirmeden Valesa ne yaptıysa kendine yaptı. Kendi heybesine doldurdu gitti. İyilikleri ve varsa kötülükleri, kendiyle birlikte bu dünyadan yok oldu.

Geride bıraktığı ismi de, bugün- yarın değilse, öbür gün unutulup gidecek. Bana göre iyi adamdı Valesa Halil, hani gerçek âleme giderken son kez musalla taşında, tahta tabut içinde dünya tahtına konuluyor ya Âdemoğulları, ya da kızları; orada hoca efendi soruyor “Nasıl bilirdiniz” diye, kötü bildiğimize bile yalana başvurup “iyi biliriz” deyiveriyoruz. Neticede “bizim kötü bildiğimiz Allah katında iyi olabilir” diye düşünüyoruz. Valesa için yalana başvurmaya gerek yok. O bu dünyada da iyi adam olarak yaşadı ve trafik canavarının kucağına düşerek yaşamını 56 yaşında noktalandırdı. Asıl adı Halil Doğan’dı. Senirkent ilçesinin Büyükkabaca kasabasındandı.

Tahsilli biri değildi, ama kültürlü biriydi Halil Doğan. Yıllarca yurt dışında bulunmuş, ‘Avrupalı nasıl yaşar, insana nasıl değer verir?’ Yakından görmüş, gördüğünü ezberlemiş, yurda dönünce uygulamaya başlamış. “Avrupalı, insan olmanın bilincine erişmiş. Dünyaya bir kere gelindiğinin farkına varmış olarak, yarın ölecekmiş gibi dünyayı içine sindirerek, birbirlerine saygı duyarak doya doya yaşıyor” derdi rahmetli. Avrupa’da gördüklerini Isparta’da uygulamak ve uygulatmak isterdi. hayallerini gerçekleştirememiş olsa da Ispartalılara bir şekil kendisini sevdirmeyi başardı Halil Doğan. Bunu nasıl yapmıştı dersiniz? Halil Doğan’ı ilkin kimsecikler bilmiyordu Isparta’da. İlk kez 1994 yılında ortaya çıktı Halil Doğan. 27 Mart 1994 yılında ülke genelinde yerel seçimler yapılıyordu. Ispartalılar da

Doğan. 27 Mart 1994 yılında ülke genelinde yerel seçimler yapılıyordu. Ispartalılar da belediyenin başına kim başkan olacağına dair kafa yoruyorlardı. O zamanki seçimler bugünkülerden daha görkemliydi. Partiler belediyeye talip başkan adaylarını tanıtmak için yine şarlatanlıkların en daniskasını sergilerken, bağımsız bir adam çıktı ortaya. Halka “İçinizden biriyim” diyerek samimi tavırlarıyla kendisini kısa sürede sevdiriverdi. Bu adam “köylü” denilerek, siyasi çevrelerce küçük görüldü. Lakin bu küçük görülen adam kimsenin akıl edemeyeceği şekilde, hiçbir danışmana başvurmadan, tamamen kendi aklıyla tanıtımına yönelik büyük şovlar yapıyordu.

İki sarışın kız buldu yanına. Mini etekli bu kızlar “Ispartalı Çarli’nin melekleri” olarak yorumlandı. Lakin Halil Doğan ‘Çarli’ adına karşı çıktı. “Ben Valesa olmayı tercih ederim” dedi. “Zira ben Valesa gibi hizmet edeceğim, halkı sefaletten kurtaracağım” diye adının Valesa olarak benimsenmesini istedi. Ve o günden sonrası Halil Doğan Valese namıyla anıldı. Valesa adının asıl sahibi, Polonyalı bir işçi lideriydi. Kendisi de bir işçi olan gerçek Lech Walesa, komünist rejimde bile işçi haklarını savunmuş, sonrasında haklarını savunduğu işçilerin desteklemesiyle Polonya’ya Cumhurbaşkanı seçilmişti. Kabacalı, kaba görünüşlü Halil Doğan’da, sendika denilince hemen akla geliveren Leh Valessa’nın yolundan giderek, Isparta’da doğru hizmet edecek bir belediye başkanı olmayı amaçlamıştı. O günlerde bu güleç yüzlü, renkli kişilikli adam ne derse ‘baş üstü’ yapılıyordu. Valesa adı Halil Doğan’a yakıştırıldı, kabul gördü, benimsenip sevildi.

Halil Doğan sadece adıyla ve ‘melekleri’ yakıştırması yapılan mini etekli kızlarla dikkat çekmiyordu. Yeşil alanları imar değişikliği yaparak ticari alana dönüştürenlerle mücadele edeceğini, yolsuzlukların üzerine kararlılıkla gideceğini ve Isparta- Antalya arasını kısaltmak için teleferik hattı döşeteceğini söylüyordu. Toplum vicdanını rahatsız eden bir söylevde bulunmuyordu Halil Doğan. Yalandan kaçınarak, samimi duygularıyla, yapabileceklerini söylüyordu. Ama herkes, “teleferikle Antalya’ya götürecekmiş, hayalci bu adam” diyerek, o saatten sonra bıyık altından gülmeye başladı kendisine. Halil Doğan ciddiye alınmadı, ciddi bir açık arayla diğer seçileceklerin çok gerisinde kalmış olarak seçimleri kaybetti. Sonra o da Isparta’dan uzaklaştı. Babasından kalan tarlaları satarak, Antalya yoluna tomruklardan bir şato inşa etti. İçini eski antika eşyalarla donattı. Bu yapılanmasını da yadırgadı Ispartalı.

Bir süre “deli veli” yakıştırmasıyla onu küçük görmeye, gördükleri yerde görmezlikten gelmeye devam ettiler. Sonra baktılar ki, şato muhteşem olmuş. Namı çevreye yayılmış. Turistler bile görmeye geliyor ve konaklamadan geçemiyor. “Turistler bile” lafı düşündürdü Ispartalıları. Bu düşünme Halil Doğan’ı akla getirdi. Herkes “O bizim Valesa’mız, biz onu çok eskiden tanıyoruz, kendisini çok severiz” demeye başladı. Böylelikle yeniden hatırlanmaya ve sıklıkla ziyaret edilmeye başlandı Halil Doğan ve onun mimari zekâsını yansıtan ahşap şatosu. Ispartalılar tekrardan onun “Kabacalı Halil Doğan” olduğunu unutup, ‘Valessa’mız’ rağbeti gösterir olmuşlardı.

Uzak tanıyanlarca da böyle biliniyordu Halil Doğan. Paparazziler ünlendirmemişti Halil’i, kendi kişiliği bu üne kavuşturmuştu onu. İnsanlara samimi yaklaşımı ve yalansız konuşması onu üstlendiği “Valessa” ismiyle meşhur olmuş, kendisini yakından tanıyanlarca çok sevilmişti. Ispartalılardan gördüğü bu sevgiye güvenerek 2002 yılında da yine bağımsız olarak seçimlere katıldı Valesa. Bu kez hedefinde Ankara’ya gitmek vardı. Milletvekili olmak ve milletin sıkıntılarını gidermekti dileği.

Yine kimselere danışmadan kendi kafasından türeyen fikirlerle propagandasını yapmaya başlamıştı. Kabaca kasabasından getirttiği bir eşeği tüm partilerin bayrak ve flamaları ile donatmış, üzerine binip köy köy, kasaba kasaba dolaşmıştı. Bu halleriyle ulusal medyaya yansımış, bir süre Türkiye'nin gündeminde kalmayı başarmıştı. Ne var ki; milletvekili olmayı başaramadı. Her gören onu alkışlayan olmuştu, ama oy veren olmamışlardı. Renkli kişiliğiyle, esprili konuşmalarıyla bir Valesa geldi geçti Isparta’dan. Onun yerini kimse dolduramazdı artık. Taklidi çıksa da asla aslını unutturamaz. O sevilen ve sayılan bir adam olarak Leh Valesa’dan daha sağlam ve kalıcı bir ün elde etmişti. Yerli yabancı herkesçe bu ismiyle tanınıyordu ve anılıyordu.

Halil Doğan olarak, bu şehir de yıllar önce ölmüştü anlayacağınız. Valesa olarak yaşadığı sürece de, pek keyif sürdüremedik kendisine. Son birkaç senedir maddi sıkıntılarla mücadele ediyordu. Buna karşın gönlü ve eli açık bir insandı. Yedirmeyi içirmeyi, dostça sohbeti çok severdi. Kendisi de küçük- büyük herkeslerce sevilirdi. Onu hayata bağlayan da bu gerçek sevgiydi. Valesa Halil, daha sonraları da birkaç seçime daha katılmıştı. Kendi kasabasında bile seçilmeye layık bulunmayarak, hüsrana uğrayan olmuştu. Ah bir belediye başkanı, ya da milletvekili oluverseydi. Seçildiği andan itibaren baypas ameliyatına girişecek, ülkenin gidişatını düzeltiverecekti. Olmadı, olamadı. Halil Doğan siyasette aradığını bulamadı. Halk onu, belki de doğruluğundan dolayı, yıpratıcı yerlere koymak istemedi.

O gönüllere girmişti bir kez, gönül evlerinde Halil Doğan sağlam bir yer edinmişti. Asıl önemli olan gönüllerde benimsenmek değil midir? Valesa her kula nasip olmayan, bu gönül hanelerindeki misafirliğe layık bulunmuştu. Fakat fani dünya da fazla kalıcı olamadı. Sevenlerini kodu gitti dönülmeze, lakin gönüllerdeki yeri hep dolu olarak kalacak. Isparta birkaç kuşak daha, renkli kişilikli Valesa Halil’i hatırlayan olacak. Ne diyelim, bizim Valesa’mızın da bu dünyadaki vadesi bu kadarmış. Mekânı cennet olsun. Ayfer AYTAÇ - ayferaytac.com