Afrikada 5 yaşına gelmeden ölen çocukların sayısı yılda yaklaşık 11 milyon civarındadır. Küresel güçlerin yarattığı (bazılarımızın deyimiyle birinci sınıf gelişmiş ülkelerin) adil olmayan rekabet ortamı Asya ve Afrika çocuklarının özgeçmişini o kadar kısa kılmaktadır ki; Doğdum, acıktım, susadım ve öldüm
şeklindeki bir cümleyle basitçe tanımlamaktadır.
İnsan haklarının en başında gelen haklardan birisi de yaşam hakkıdır. Yaşam hakkı da beslenme hakkını zorunlu kılmaktadır. Günümüzde yaklaşık 1,2 milyar kişi açlığa mahkûm edilerek yaşam hakları elinden alınmıştır. Asya ve Afrikada yaşayan insanların birçoğu açlık sınırının altında bir gelirle hayatlarını idame ettirmek zorundadırlar.
Bu kapsamda değerlendirdiğimizde son birkaç yıldır dünya genelinde yaşanan en önemli sorunlardan birisi de küresel gıda krizidir. Son zamanlarda hızla sinyalleri alınan bu sorun, nihayetinde nisan başında bir krize dönüşmüştür. Dünya bu kadar zengin toprak ve kaynaklara sahipken, ne oldu da yoksulluk ve açlık birincil bir sorun haline geldi? Bu kaynakların tutarsız ve adaletsiz olarak kullanılması sonucu mevcut zenginlikler bir anda yok olmaya başlamış ve neticesinde dünya büyük bir gıda kriziyle baş başa kalmıştır.
Küresel krizin yarattığı bu tehlike tüm dünya ülkelerini etkisi altına almaya başlamış ve bir virüs gibi ülke ekonomilerini derinden etkilemiştir. Gıda fiyatlarında son bir yılda devasal oranlarda artışlar meydana gelmiş; buğdayda yüzde 130u, soyada yüzde 87yi, pirinçte yüzde 74ü, mısırda ise yüzde 31i bulmuştur.
Sorunun temelinde yatan birçok neden vardı aslında. Öncelikli neden dünyadaki temel besin maddeleri üretiminin azalması buna karşılık tüketiminin ise hızla artmış olmasıdır. Bir diğer neden ise dünyamızdaki kişi başına düşen ekilebilir arazi miktarının sürekli bir azalma eğilimine girmiş olmasıdır. Çindeki pirinç ekim alanları 10 yılda yaklaşık 3 milyar hektar oranında bir azalma göstermiştir.
Üzerinde durulması gereken diğer bir husus ise ABDnin uygulamış olduğu sübvansiyonlar ile IMF ve Dünya Bankasının yarattığı Liberalleşme baskısıdır. ABD ve Avrupa ülkelerinin uygulamış olduğu bu baskıcı politikalar ucuz ithal ürünlerle rekabet edemeyen yoksul ülke ekonomilerini bir darboğazın içerisine sokmuş ve bu ülkeleri uluslar arası rekabetin dışına itmiştir. Başta Çin ve Hindistan olmak üzere büyük üreticilerin mevcut stokları hızla erimeye başlamış ve bu ihracatçılar bir ithalatçı konumuna düşmüştür. Bugün pirinç satıp buğday alan Asya ülkeleri, sattıkları pirincin parasıyla aynı miktarda buğday alamaz hale gelmiştir. Bunun yanında çok nüfuslu Asya ülkelerinin artan refaha paralel olarak beslenme alışkanlıkları da son yıllarda ciddi bir değişime uğramıştır. Hindistan, Mısır, Vietnam, Tayland ve Bangladeş gibi pirinç üreticileri ülkeler peş peşe ihracatlarını durdurmuştur.
Bu krizi tetikleyen bir diğer unsur ise Küresel Isınmanın yarattığı mevsimsellik değişimidir. Küresel ısınmanın etkisiyle oluşan kuraklık ekili arazilerin yağmur ihtiyacını karşılayamaz hale gelmiştir. Birçok ekili arazi mevsimlerin kayması sonucu ya susuzluktan yanmış ya da fazla yağış alarak telef olmuştur. Bunun yanında artan enerji fiyatları da küresel gıda fiyatlarını artırmış ve yoksulluğun artmasında önemli bir etken haline gelmiştir. Günümüzde biyoyakıt çılgınlığı da önlenemez bir hal almaya başlamıştır. Dünyada 400 milyon insanı bir yıl boyunca doyurabilecek mısır, batılı ülkelerin otomobillerini doyurabilmeleri için heba edilmektedir.
Küresel gıda kriziyle gündeme gelen bir nokta daha var ki; yaşanan bu kriz milyonlarca insanı büyük bir sefaletin, yoksulluğun içerisine iterken, diğer bir yandan da vurguncuların ve fırsatçıların ceplerini önemli ölçüde doldurmuştur. Birkaç aydır gıda fiyatlarında meydana gelen artışlar, dünyayı bir karaborsa ve stokçu cenneti haline getirmiştir. Sistemden beslenmeye alışmış bu kimseler dalgalanmaları bir fırsat bilip, zaten adil olmayan gelir dağılımı sorununu kamçılamakta ve yoksul halkı daha da yoksullaştırmak için toplumda bir hegemonya oluşturmaktadırlar.
Peki, dünyada yaşanan gıda krizinin Türkiyeye yansıması nedir?
Türkiye de bu gelişmelerden nasibini almıştır ve yıllardır artmayan gıda (pirinç, buğday, mısır) fiyatları bir ay içerisinde yüzde yüze yakın bir oranda zamlanmıştır. Küreselleşmenin getirdiği liberalleşme baskısı, tüm dünya ülkelerini ortak bir pazarda toplama amacını gütmektedir. Bu bağlamda dünya piyasalarında oluşabilecek küçük bir dalgalanmadan bile kaçmanız imkânsız hale gelecektir. Ancak ekonominiz ne kadar güçlü ve istikrarlı bir yapıya sahipse bu krizlerden küçük bir sıyrıkla kurtulabileceksinizdir. Türkiyenin gıdadaki dışa bağımlılığı diğer ülkeler gibi yüksek olmadığı için sıkıntıyı atlatmamız pek çok ülkeye nazaran daha kolay olacaktır. Türkiye böyle bir avantajı elinde bulundurmasına rağmen, yüksek oranda bir spekülatif piyasa hâkimiyetinden de kurtulamamıştır. Türkiyedeki spekülasyonlar, sektördeki tüm oyuncuları etkilemekte ve piyasalarda tedirgin bir hava yaratmaktadır.
Sonuç itibariyle, dünya büyük bir gıda sorunuyla karşı karşıyadır. Bu dönemde vurguncular ceplerini doldurmakta yoksullaşan halk ise sokaklara dökülüp grevler, isyanlar çıkarmaktadır. Unutulmamalıdır ki açlık ve yoksulluk bir savaş sebebidir. Haitide, Mısırda, Tunusta, Senegalde, Kamerunda, Moritanyada, Etiyopyada, Madagaskarda, Filipinlerde, Yemende, Bangladeşte, Zimbabwede, Endonezyada ve dünyanın diğer birçok ülkesinde açlık yüzünden halk sokaklara dökülmüş durumdadır. Bu ülkelerin karışması tüm dünyayı derinden sarsan ve sarmalayan büyük bir beşeri tsunamiye dönüşecektir.
Bu tehlikeyi gören Dünya Bankası Başkanı R. Zoilleckde, gıda fiyatlarındaki artışın dünyada 100 milyon kişiyi daha yoksullaştıracağını belirterek, bu sorunun ciddiyetini tüm dünyaya göstermek istemiştir.