“Piyasalar her zaman iyi olanı abartır. Bunu geçen yıl gördük. Kötü olanı da abartırlar ve bu yıl da bunu görüyoruz.” ‘Gelişmekte olan piyasalar’ teriminin kurucusu olan Antoine van Agtmael küresel krizi böyle tanımlıyor.

 

Endişeli yatımcılar küresel mali kriz sonrası paralarını hızla geri çekmeye başladılar. Hedge Fund Research’ün yaptığı araştırmaya göre, eylül ayından bu yana yaklaşık 31 milyar dolarlık likit piyasadan geri çekildi. Küresel piyasalar artık ciddi bir resesyon problemiyle karşı karşıyadırlar.

 

Resesyon ABD ve Avrupa gibi Türkiye’nin de bir gerçeği haline gelmiştir. Kriz, Türkiye’yi teğet mi geçer yoksa ülke olarak biz mi krizi teğet geçeriz bu açıklamalar önemini yitirmiş durumdadır. Son bir aydır para piyasalarında yaşananlar, krizin tüm dünya ile birlikte Türkiye’yi de etkisi altına alacağı gerçeğini açıkça ortaya koymuştur. Mevcut durum; mali disiplin ve finans dünyasının sağlamlığına vurgu yapan açıklamalar ile gerçeklik kazanmaya başlamıştır. Krizin gelişim miladı sayılan Lehman Brothers’ın battığı 15 Eylül tarihinden İMKB’nin 24 Ekim kapanış saatine kadar, İMKB yüzde 31 düşmüş, Türk Lirası dolar karşısında yüzde 38, Euro karşısında ise yüzde 24 değer kaybetmiştir. Dünya ekonomik forumu tarafından hazırlanan Dünya Rekabet Raporu’nda ise Türkiye geçtiğimiz yıllara oranla 10 basamak gerileyerek 63’ncü sırada yer almıştır.

 

Küresel mali krizin finans sektörüne etkileri hararetli bir şekilde tartışılırken, krizin Türkiye’ye etkilerinin çok daha farklı şekilde yansıyacağı son dönemde tartışılmaya başlanmıştır. 200 milyar dolara yakın dış borcu bulunan özel sektör, açık pozisyonlarını finanse etme konusunda çok daha büyük risklerle karşı karşıyadır. Türkiye ekonomisinin öncü sektörlerinden olan İnşaat, krizin etkisini en derinden yaşayan sektörlerin başında gelmektedir. 2002 ile 2007 yılları arasında ortalama yüzde 15 büyüyen Türkiye’nin inşaat sektörü, 2008’in ikinci çeyreğinde ancak binde 9 oranında büyüyerek belki de tarihinin en küçük büyüme rakamlarından birine şahit olmuştur. Türkiye’deki reel sektörün bir diğer önemli ayağı olan tekstil ise, son yıllarda ciddi oranlarda kan kaybına uğramıştır. Son üç yılda tekstil sektöründe faaliyet gösteren 200’e yakın firma kapanmıştır. Ocak ayında 2 milyar 14 milyon dolarlık ihracat yapan otomotiv sektörü ise, ağustos ayında aylık bazda en düşük ihracat artış hızını gören sektör olmuş ve 1 milyar 377 milyon dolarlık bir ihracat gerçekleştirebilmiştir. Tofaş ve Toyota’dan sonra 20 Ekim’de Ford Otomotiv’de, Kocaeli ve İnönü fabrikalarındaki üretimini geçici süre ile durdurma kararı almıştır. İhracata dayalı sektörlerimizin başında gelen Beyaz eşya sektörün de ise durum diğerlerinden farksız değildir. Beyaz eşya sektörü son dönemde iç piyasada yüzde 11’lik bir kayıp yaşamıştır. Küresel kriz sonrası ağır bir dönemden geçen reel sektör, ancak iç pazarın hareketlendirilmesi ile kendini toparlayabilecektir.

 

İthalat ve ihracat dengeleri bakımından iç piyasalar kadar dış piyasaların da durumu bu dönemde oldukça büyük önem arz etmektedir. Türkiye ekonomisinin endekslendiği euro bölgesine bakıldığında tablo hiç de iç açıcı görünmemektedir. Türkiye’nin en önemli pazarı konumundaki Avrupa, çok ciddi bir yavaşlama problemiyle karşı karşıyadır. Bu durum Türkiye’nin bu bölgelere olan ihracatında ciddi bir yavaşlamaya neden olacaktır. Euro bölgesindeki daralmaya paralel olarak Türkiye’nin 2009 yılı büyüme hedefi yüzde 3 seviyelerine kadar gerilemiştir.

 

Kurlardaki belirsizliğin çoğalması, kişi başına düşen gelirin azalması ve işsizliğin artması gibi temel ekonomik göstergelerde yaşanan olumsuz gelişmeler Türkiye’deki resesyon beklentisini daha da belirgin hale getirmiştir.

 

Türkiye’de yükselen kurlar nedeniyle ithalat pahalı hale gelmiş, özellikle açık pozisyonu bulunan şirketlerin gelir gider dengeleri alt üst olmuştur. Tüm dünyada pahalı hale gelen finansman, cari açığını kapatmak için yabancı yatırımına bel bağlayan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin işini daha da zorlaştırmıştır. Para az olduğu için kıymetli hale gelmiş, dolayısıyla da yatırımcılar daha seçici davranmaya başlamışlardır.

 

Gelir dağılımı adaletsizliğinin belirgin olarak yaşandığı Türkiye ekonomisinde, alt gelir grubundaki nüfus ile üst gelir grubu arasındaki farkın 15 kata ulaştığı görülmektedir. OECD’nin yaptığı araştırmaya göre; Üst gelir grubu ortalama geliri 22,7 bin dolar iken, alt gelir grubu ortalama geliri 1,3 bin dolar gibi küçük bir meblağda kalmıştır. Türkiye’deki ortalama gelir seviyesi ise yine OECD rakamlarına göre 5,1 bin dolar seviyesindedir. (Kaynak: Growing Unequal, OECD)

 

Resesyonların otomatik refleksleri tetiklediği ülkemizde birçok yönetici, ya çalışan eleman sayısını azaltma ya da maliyetleri kısma yoluna gitmektedir. Bu doğrultuda ne kadar medyaya yansımasa da özel sektörden ciddi oranlarda eleman çıkarımı gerçekleşmiştir. İşsizliğin belirgin bir sorun olduğu ülkemizde, reel sektörün daha da darboğaza girmesi istihdam konusunu içinden çıkılmaz bir sarmala sürüklemiştir.

 

Türkiye ekonomisi her ne kadar krizden birincil etkilenen bir ekonomi konumunda olmasa da, gelecek dönemler için yapıcı, sağlam ve mali disiplini sağlayıcı adımları atmak zorundadır. Hükümet reel sektöre yönelik bir kredi paketi hazırlayabilir. Kamu bankaları böyle bir yükü kaldırabilecek durumdadırlar. Ancak, reel sektöre kamu bankalarının üzerine yük yıkacak şekilde aşırı destek verilmesi yanlış sonuçları da doğurabilecektir. Kamu bankaları bu paket kapsamında tek çözüm kaynağı olarak düşünülmemelidirler. Ziraat Bankası, Türkiye’nin en güçlü bankalarının başında gelmesine rağmen, net karlılığında son dönemde bir azalma sözkonusudur. Vakıfbank, sektörün öncü bankalarından olan kuruluş son dönemde sermaye yeterlilik rasyosunda bir gerileme yaşamaya başlamıştır. Halkbank, reel sektörü rahatlatmak için kredi verme konusunda en güvenilir banka konumundadır. Mevcut durumdaki kredilerinin yarısını zaten özel sektöre veren Halkbank, mevcut kredi rezervlerini daha da zorlamak istemeyecektir.

 

Reel sektördeki daralmaya karşı hükümetin, kamu bankalarından kredi sağlama yanında tutunabileceği bir iki dal daha mevcuttur. Bunlardan birincisi mali disiplinin sağlanması ve kamu harcamalarının azaltılması. İkinci yol ise, IMF ile yapılması gereken yeni bir stand-by anlaşmasıdır. Hükümet, IMF yakınlaşmasını ilk pozisyonda ertelemek gayreti içerisine girmiştir. Önümüzdeki dönemde, hem küresel ölçekte hem de Türkiye’de yaşanacak olan döviz bolluğunun sona ereceğinden dolayı Hükümetin bu duruma ilk refleksi, yurtdışındaki Türklerin tasarruflarını Türkiye’ye çekmek için “Varlık Barışı” adı altında çıkarılan yasa olmuştur. Kısa dönemde ekonomiyi canlandırması beklenen bu girişim, birtakım rahatsızlıkları da bünyesinde taşımaktadır. Kara para mevzuatını hiçe sayan bir yaklaşım görüntüsü oluşturması kaçınılmaz olacaktır. Paranın kaynağı, şeffaf bankacılık sisteminin temel varsayımları arasındadır.

 

Yaklaşan seçimler bünyesinde hükümet harcamalarını artırmaya devam eder ve mali disiplinden sapmalar başlarsa hükümet, tutunabileceği en önemli dalın birini kesmiş olacaktır. Diğer taraftan Türkiye, geçmişte belirlediği çıpalar ile de durumu lehine çevirmeye çalışabilir. IMF ile yapılacak olan bir anlaşma 45 milyar dolarlık bir getiri sağlayabileceği gibi Türkiye’nin kredibilitesine de katkıda bulunacaktır. Hükümet mali disiplin anlayışını, ücret ve maaşların sabit tutulması, enerji fiyatları ve vergilerin artırılması üzerine kurarsa bugün ki durum bir resesyon halini alacaktır. Türkiye’nin acilen AB sürecini canlandırması ve sağlam mikro reformları başlatması gerekmektedir.