Küresel kriz, dev finans şirketleri ve uluslararası bankalar üzerinde yıkıcı etkilerini göstermeye başladığından bu yana Hükümet’e yönelik olan eleştirilerinde dozu günden güne artmaya başladı. Hükümet mevduat garantisini artırma ve yurt dışındaki tasarrufları iç pazara kazandırma çabası dışında herhangi bir yapıcı çözüm önerisini henüz ortaya koyabilmiş değil. IMF ile yapılması gereken ancak “ümük sıkma” diyaloguna dönüşen ikili görüşmeler yeni bir stand by antlaşması beklentilerini biraz geciktirmiştir.

 

Türkiye kontrol edemediği parametrelerin etkisi ve kontrolü altındaki faktörlerin yanlış yönlendirilmesiyle küresel kriz döneminde ipin ucunu kaçırma noktasına gelmiştir.

 

12–13 Kasım 2008 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Active Academy 6. Uluslararası Finans Zirvesi’nde alınan bazı ekonomik kararların, Türkiye ekonomisinin krizin neresinde olduğu noktasında önemli yeni açılımlara sahne olduğu kanaatindeyim. Türk finans sektörü, dünyadaki meslektaşlarına göre krize ne kadar daha hazırlıklı gibi görünse de, hiç etkilenmeyecekmiş tabusunu nihayet yıkmaya başlamıştır. 2009’un ilk yarısında beklenen düşük büyüme rakamları finans sektörünü ciddi bir darboğaz içerisine sokacaktır.

 

Dünyanın önemli kredi derecelendirme kuruluşlarından biri olan Standart&Poor’s13 Kasımda Türkiye’nin görünümünü “durağan”dan “negatif”e çevirdiğini açıklamıştı. Tam da krizin ülkemizi nasıl etkileyeceği konusunda tartışmalar şiddetli biçimde devam ederken, S&P’dan gelen bu olumsuz rakamlar, krizin fitilini daha da alevlendirmiştir. Aslında S&P’nin dikkat çektiği konu, uzunca zamandır üzerinde konuşulan ve tartışılan özel sektörün borçları ve bunun nasıl finanse edileceği konusudur. S&P’un yanında dünyanın diğer önemli kredi derecelendirme kuruluşlarından biri olan Moody’s de Türkiye’nin 2009/2011 yılları arasında derin bir durgunluk yaşayabileceği tedirginliğini ortaya koymuştur.

 

Türkiye kendi parasına değil, başkalarının konvertible paralarına ihtiyacı olan bir ülke konumundadır. Bu nedenle krizi hafifletmenin yolu iç ekonomik önlemlerden çok, dış finansman yolunu kolaylaştırmaktan geçmektedir. İç politikalarla dış ekonomik sorunları aşmaya çalışır, para ve maliye politikalarını gevşetmeye başlarsak, kendi krizimizi kendimiz yaratmış oluruz.

 

Türkiye’deki yapısal istikrarsızlıkların temel nedenleri arasında cari açığın yanı sıra, milyonlarca genç nüfusun istihdam edilememesi de gelmektedir. “Demografik Bonus” olarak nitelendirebileceğimiz bu genç nüfus, eğitilebilir ve işgücüne dönüştürülebilinirse Türkiye ekonomisi, hızla gerileyen dünya piyasalarında önemli bir yer bulabilecektir.

 

Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, “Sihirli bir paket açılacak bütün sorunlar bitecek gibi bir beklenti var, beklentileri makul tutmakta fayda var, bizim imkânlarımız sınırlı...” diyor. Türkiye başlangıç noktası itibariyle bu krize iyi bir başlangıç yapmış olsa da, gelecek dönemler için IMF desteği dışında hiçbir yeni yapısal çözüm sunamamıştır. Açıklanacak olan önlem paketi krizin reel ekonomiye yansımalarını sınırlamaya yönelik olmalı ki, hem finans sektörünü rahatlatsın hem de reel sektörü darboğazdan çıkarabilsin.

 

Küresel kriz sürecinde Hükümet üzerine düşen sorumluluğu yeterince yerine getirememiş ancak Merkez Bankası’nın ve BDDK’nın kriz karşısında aldığı önlemlerle bu sakin havayı koruyabilmiştir. Merkez Bankası’nın, faiz kararları ve uygulamış olduğu döviz politikası gerçekten de son dönemde kayıt altına alınması gereken önemli ekonomik müdahalelerdendir. Merkez Bankası, hedge fonların çıkışı nedeniyle değerlenen dolara ilk aşamada müdahale etmeyerek doğru bir adım atmıştır. BDDK’da, bankaların karlarını dağıtmaması yönündeki tavsiyesi ve Hazine bonolarının muhasebeleştirilmesindeki değişikliği nedeniyle doğru bir hamlede bulunmuştur.

 

Merkez Bankasının önemli müdahaleleri sayesinde, emtia fiyatlarındaki düşüş ve hedge fonların engellenemez çıkışı Türkiye piyasalarında soğukkanlılıkla karşılandı. Dönemsel olarak İMKB’de sert düşüşler yaşansa da direnç noktalarından çok ta aşağı inilmedi.

 

İktidarın gecikerek uygulamaya çalıştığı tedbir paketi ve IMF ile yeni anlaşma senaryoları TÜSİAD’ın ilk uyarısını yaptığı zamanlarda uygulamaya konulmuş olsaydı bugün Türkiye ekonomisi, kriz karşısında belini daha dik tutabilecekti. Şimdi önümüzde IMF ile yapılması beklenilen bir anlaşma söz konusudur. Bu süreçte İMKB’de ve dövizde çeşitli dalgalanmalar söz konusu olabilir. Ancak bu piyasalara olan güvenin sarsılması için bir neden teşkil etmemelidir. Türkiye ekonomisi bu krizden ne kadar az zararla kurtulmak istiyorsa, o denli uygulanabilir bir ekonomik tedbiri, tüm siyasi ve ekonomik çevrelerin uzlaşması altında yürürlüğe koymalıdır.

- - - - - - -