2007 yılı için belirlenen enflasyon hedefinin tutturulamaması, büyüme hızının yılsonunda yüzde 4,5 ile hedeflenen rakam olan yüzde 5’in altına düşmesi, cari açığın -6,2’den -7,9’a yükselmesi  ‘Ekonomide neler oluyor?’ sorusunu gündeme getirmiştir.

2007 yılında büyümede yaşanan başarısızlığın nedenini, tüketime ve ithalata dayalı bir büyüme modelinin benimsenmiş olmasına bağlayabiliriz. Ekonomide büyümeyi özel sektör sırtlamalıdır ve özel sektörün yatırımları artırılmalıdır. Yüksek büyüme rakamlarını yakalamak için; üretime ve ihracata dayalı bir büyüme modeli benimsenmelidir. Ekonomide istikrar ve büyüme isteniyorsa bu gelişmelerin yanında, faiz oranları aşağıya çekilmeli ve enflasyon tek hanede tutulmalıdır. Çünkü enflasyonla mücadelede faiz oranları önemli bir silah olacaktır.

2008 yılında işsizlikle mücadele de öncelikli hedeflerden biridir. İşsizliğe ise kılıf aramaya gerek yoktur. Emek piyasasına yönelik reform çalışmaları yapılmalıdır. İstihdam yaratılmak isteniyorsa, öncelikle vasıfsız eleman sorunu çözülmelidir. Bu noktadan hareketle şirketlerin insan kaynakları yapıları kuvvetlendirilmeli ve iş eğitimleri (Uzmanlaşma) artırılmalıdır.

Son yıllarda Türkiye’ye büyük bir sermaye girişi olmuştur. ‘Özelleştirme’ kavramının önem kazanmasıyla ardı ardına gelen özelleştirmeler ülkeyi yabancı yatırımcılar açısından cazip hale getirmiştir. Fakat bu sıcak para, üretimi ve büyümeyi tetiklememiştir. Bunun altında yatan en önemli sebep ise sermayenin reel yatırımlara henüz dönüştürülememiş olmasıdır.

2007 yılından çıkarılması gereken bir diğer ders ise, seçim ekonomisinin bütçe disiplini üzerinde yarattığı olumsuz etkinin bu yıl tekrarlanmamasıdır. Yaklaşan yerel seçimlerde hükümet ipin ucunu kaçırmamalıdır.

Ekonominin Lokomotifleri; “3T+K” Modeli

Türkiye istihdam deposu ve verimlilik kapasitesi yüksek sektörleri ayrı ayrı araçlarla güçlendirmek zorundadır. İstihdam oluşturmada tarım, tekstil, turizm ve konuttan oluşan dört önemli stratejik sektörü dikkate almalıdır. Yıllarca bu sektörlerde devletin rolü, özel sektöre göre daha fazla idi. Artık bu sektörlerde devletten çok, özel kesim söz sahibi olabilmelidir. Devlet ise bu sektörlerde özendirici ve yönlendirici bir politika benimsemelidir. 2008 yılı kapsamında bu dört sektörü de tek tek inceleyelim.

TEKSTİL

Türkiye, tekstil ihracatının çok önemli bir kısmını AB ülkelerine yapmaktadır ve tekstil sektörü, Türkiye’nin net ihracatçı olduğu bir sektördür. Ancak Çin’in, Aralık 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olması ile Tekstil ve Giyim Anlaşması’na taraf sayılması ve bu tarihten itibaren Çin’e uygulanan kotalarında yavaş yavaş kalkmaya başlaması, aynı tarihte Çin’in AB’nin tekstil ve hazır giyim ithalatı içindeki payını artırmış ve diğer ülkelerin AB’nin ithalatı içindeki payını ise buna orantılı olarak düşürmüştür. 2005’te kotaların tamamen kalkmasıyla bu olumsuz etki şiddetini daha da arttırmıştır. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda 2008 yılının da, tekstil ve hazır giyim sektörü açısından zorlu bir mücadeleye sahne olacağı gerçektir.

Tekstil ve hazır giyim, Türk sanayisinin ve ihracatının bir lokomotifidir adeta. 105 milyar dolarlık ihracatın yüzde 20’den fazlasını gerçekleştiren kumaş ve giyim sanayi, Türk emekçisine de 3,5 milyon civarında istihdam sağlamaktadır. YTL’nin döviz karşısında aşırı değer kazanması, faizlerin yükselmesi, pahalı elektrik ve istihdam maliyetlerine rağmen Türk tekstil ve hammadde üreticileri 2007 yılında 6,5 milyar dolar, hazır giyim sektörü de 16 milyar dolar ihracat gerçekleştirmişlerdir.

Türk sanayicisi tekstil ve hazır giyim sektöründe 2008 yılında da bu başarılı grafiğini devam ettirmek istiyorsa; markalaşmayı, teknolojik kumaşları kullanmayı, mevsim değişikliklerine karşı hızlı üretim ve verimliliği ön planda tutmayı öğrenmek zorundadır. Tekstilde Türkiye’de uygulanacak devlet desteği ve kur politikası da önemli bir hale gelmiştir. Avrupa pazarında Türkiye’ye rakip ülkelerin kurumlar vergisi oranları Türkiye’deki rakamların altındadır. Türkiye’de enerji fiyatları çok pahalı, reel faiz oranları ise çok istikrarsızdır. Bu bağlamda hükümetin üzerine düşen görev, enerji ve istihdam maliyetlerinin azaltılması ve teşviklerin yeniden gözden geçirilmesidir.

Küresel ısınmanın devam edeceğine dair iddialar göz önünde bulundurulduğunda ise üreticilerin ayakta kalması şirketlerin ani talep değişikliklerine cevap verecek şekilde yeniden yapılandırılması gerekliliğini de doğurmaktadır.

TARIM

Türkiye, temelde nüfusunun büyük bir kısmı kırsal kesimde yaşayan bir tarım ülkesidir. Köylülerin ve tarımla uğraşan çiftçilerin gelirleri düşüktür. Bunun yanında tarımsal kalkınmanın temel unsurları da az gelişmiş ve güçsüzdür. Birçok geri kalmış ekonomide olduğu üzere ve kalkınmış ülkelerin tarımsal sübvansiyonları ve ileri tarım teknikleri nedeniyle, tarımsal girdi fiyatları yükselme eğilimindeyken özellikle tahıl fiyatları da düşme eğilimindedir.

Bir dönem kendini tarımla besleyen sayılı ülkelerden olan Türkiye, kuraklık, bilinçsiz üretim, ilaç ve gübre fiyatlarındaki artış sebebiyle bu özelliğini kaybetme aşamasına gelmiştir. Tahıl ürünlerindeki düşüş 2007 yılında da devam etmiş, buğday üretimi 20 milyon tonlardan 15 milyon tonların altına kadar gerilemiştir. Türkiye yıllar sonra ilk defa buğday ithal eder hale gelmiştir.

2007 yılında tüm dünyayı etkisi altına alan küresel ısınmanın en fazla etkilediği alanlardan biri de tarım ve gıda sektörü olmuştur. Artışlar sadece Türkiye’de değil uluslar arası piyasalarda da yaşanmıştır. Şeker, un, kakao, yağ gibi uluslar arası borsada işlem gören ürünlerde yüksek oranda fiyat artışları yaşanmıştır. Üreticiler açısından, bakıldığında ise dolar kurundaki aşırı dalgalanma ve düşüş, özellikle ihracata dayalı faaliyetlerde şirketleri zor durumda bırakmıştır.

Bu düşüşü önlemek için bir takım önemli karalar alınmalıdır. Öncelikle Türkiye’deki çiftçiler üretim yaparken ‘hangisi daha çok kazandırır’ yaklaşımı yerine, uzun vadeli kazanç yaklaşımını benimsemelidirler. İkinci olarak Güneydoğu’daki verimli toprakların değerlendirilebilmesi için sulama kanallarının da tamamlanması gereklidir. Bunun yanında ekime elverişli arazilerin konut yapımı için kullanılmasının da önüne geçilmelidir.

Dünya standartlarında, tüketici tercihlerine uygun, kaliteli ve katma değeri yüksek üretimler gerçekleştirebilen bir Türkiye, tarım ve gıda sektöründe yeniden bir söz sahibi olabilecektir.

TURİZM

Ekonominin lokomotif sektörlerinden turizm bildiğiniz gibi 2006’yı beklentilerin altında tamamlamıştı. Turizm sektörü 2007’de de 2006’da olduğu gibi düşük kur darbesine maruz kaldı. Buna karşın sektör 23 milyon turist ve 18 milyar dolarlık gelirle 2007’yi rekorlarla kapattı, 2008’e 26 milyon turist, 20 milyar dolar gelir hedefiyle girdi. Fakat turist sayısının artması ile kazanılan döviz miktarı aynı oranda olmamıştır. Turizm şirketlerinin uygulamış olduğu ‘her şey dâhil’ sistemi döviz gelirlerini azaltmıştır.

Turizmin geliştirilmesi kapsamında hükümet 6 yıllık turizm stratejisini belirledi. 2007-2013 yıllarını kapsayan plan çerçevesinde; turizmin ’öncelikle geliştirilecek sektör’ olarak ilan edilmesi kararlaştırılmıştı. Plana göre, 6 yıllık dönemde turizmde rekabet gücünü engelleyen KDV oranları düşürülecek, konaklama tesislerine indirimli enerji tarifesi uygulanacak, Turizm Bakanlığı bazı yetkilerini sivil toplum kuruluşlarına devredecekti. Bu reformlar kapsamında öncelikle 1 Ocak 2008’den itibaren konaklama tesislerinde KDV’nin yüzde 18’den yüzde 8’e çekilmesi, İspanya, Yunanistan gibi turizmi güçlü olan ülkelerle rekabet gücümüzü artırmıştır.

Turizmin geliştirilmesi için alınan bu hükümet kararları muhakkak ki turizmin canlanmasında önemli bir etken olacaktır. Ancak bu kadarı yeterli değildir. Turizm gelirlerine bakıldığında bölgesel olarak tablonun farklılaştığını rahatça görebilmekteyiz. Her yıl Türkiye turist kapasitesinin yaklaşık yüzde 80’nini Antalya ve İstanbul karşılamakta, diğer bölgeler ise turizm açısından kısır bir dönem geçirmektedir. Bu açıdan turizmde teşviklerle yatırımlardan Anadolu’nun payı artırılmalıdır. Çünkü Anadolu’da turiste hitap eden kış, yayla, kaplıca gibi büyük bir turizm çeşitliliği vardır. Mevlana gibi kültürel değerlerimizin tanıtılması bu yıl olduğu üzere her yıl Anadolu illerimizi turizm açısından canlı tutacaktır. Bu doğrultuda ilaveten otel yapımları Ege ve Doğu Akdeniz’e kaydırılmalı, daha fazla turist çekmek için destinasyonlar çeşitlendirilmelidir.

KONUT

Yüzde 20’lik büyüme ile ekonominin dinamosu görevini gören inşaat sektörü 2007 de durağan bir yıl geçirmiştir. Sektörü canlandırmak için yürürlüğe konan Mortgage kanunu, faiz oranlarında düşüş olmaması nedeniyle kendine etkin bir uygulama zemini oluşturamamıştır. Plansız kentleşme ve şehir merkezlerindeki arsa yetersizliği toprağın metrekare fiyatını artırmış, yeni inşaatların ve yapılanmanın önünü kesmiştir.

2008’de konut üreticilerinin, alıcıların ve emlakçıların gözü konut kredi faizlerinde olacaktır. 2008’de Mortgage sisteminin yayılması için bankalar faiz oranlarını düşüreceklerini açıklamış ve tüketicilere de kredi kolaylığı sağlayacaklarını kamuoyuna duyurmuşlardır.

2008 yılında inşaat sektörünün gelişmesinin önündeki en büyük engellerden birisi de, ABD’de yaşanan Mortgage krizidir. Dünya piyasalarını etkileyen bu kriz, ülkelerdeki faiz oranlarını da ciddi biçimlerde yükseltmiştir. Eğer kriz etkisini azaltmaya başlarsa yılsonuna doğru faiz oranlarının eski seyrine dönüşü de mümkün olabilecektir.

Kamu ve Özel sektör bu krizden ne kadar az zararla ayrılırsa o kadar çok iyi olacaktır. Onun için konut sektörlerindeki rekabet artırılmalı ve bu konudaki gerekli tedbirler alınmalıdır.

Sonuç

Küreselleşme, küresel rekabet sonucunda bölgeselleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Devletler, rakip devletlerin kendi iç ekonomisine nüfusunu sınırlandırmaya çalışırken, diğer taraftan da rakip ülkelerde pazar olanakları yaratmayı amaçlamaktadır. Bu gelişmeler ABD, İngiltere, Japonya gibi gelişmiş ülkelerde sektörel düzeyde hiçbir olumsuz etki yaratmazken, Türkiye gibi ekonomisinin aşırı kırılgan olduğu ülkelerde sektörel bazda büyük bir sorun teşkil etmektedir. Bugün gelinen noktada Çin ekonomisi, son yıllardaki mucizevî kalkınmasını ekonomide gerçekleştirdiği yapısal reformlara borçludur. Türkiye’de bu yapısal reformları örnek alıp, ekonomisini yönlendiren turizm, tarım, tekstil ve inşaat gibi kilit sektörleri, 2008 yılı itibariyle ön planda tutup, ekonomide bir reform gerçekleştirebilir. Bu sektörlerde yaşanan olumlu gelişmeler ekonomiyi rahatlatacak, aksi takdirde ise ekonomide bir resesyona neden olacaktır.

- - - -