2008 yılı ekonomik göstergelerin şekillenmesinde uluslararası koşulların belirleyici ve etkili olacağı bir yıl görünümündeydi. Ekonomistlerin ortak beklentilerine göre 2008 yılında dünya ekonomisi hızla yavaşlayacak ve dış talep koşuları da gittikçe azalacaktı.

 

2007 sonunda ABD’de başlayan “Subprime” krizi sonrasında sıkışan fonların da desteğiyle emtia fiyatlarında art arda rekorlar kırıldı. Bu durum tüm dünyada ciddi bir enflasyon riskine yol açtı. Merkez Bankaları faiz oranlarını artırdı. Artan faiz oranları da bir yandan spekülasyonları sürdürmeyi maliyetli hale getirirken, diğer yandan da fonların para piyasalarına dönüşünü başlattı. Özellikle son bir ayda dolarında değer kazanmaya başlamasıyla tüm emtialarda düşüşler yüzde 40’lara kadar ulaştı.

 

Petrol fiyatlarındaki istikrarlı yükseliş dünya piyasalarını özellikle de sanayi üretimi yapan ülkeleri enerji sorunuyla karşı karşıya getirdi. İlk çeyreğin başlarında artan petrol fiyatları 150 dolar seviyelerine kadar ulaştı. Daha sonra yaşanan düşüşler ne kadar enflasyonu düşürücü bir etki yaratsa da ülke ekonomilerine derin zararlar verdi.

 

Türkiye’nin son bir yılı başta ülke ekonomisi olmak üzere, siyasi ve toplumsal açıdan da aslında kayıp bir yıl olmuştur. Geriye dönüp baktığımızda ekonomi öncelikli gündem maddesi olmaktan çıkarılmış, türban krizi, kapatma davası ve Ergenekon operasyonu gibi siyasi sorunlar gündemi daha fazla meşgul etmiştir. Bu yüzden ekonomik sorunların yükü artmış ve çözümü de oldukça zorlaşmıştır.

 

Ülke içinde yaşanan siyasi belirsizliğin yanında, son yıllardaki uluslararası likidite bolluğunun azalması da Türkiye ekonomisindeki kırılganlığı daha da artırmıştır. 2007 verilerine bakılarak Türkiye ekonomisi üzerine yapılan tahminlerde üzerinde durulan ortak noktalar;

 

  • Yavaşlama eğiliminin artacağı ve bunu tersine çevirecek dinamiklerin yokluğu
  • Ekonomide yeni bir vizyon gerekliliği
  • Faiz oranlarının artabileceği ve TL’nin değerlendirme politikasının hassaslığı

 

gibi muhtemel ekonomik riskleri içeriyordu...

 

Türkiye ekonomisini diğer Avrupa ekonomileriyle karşılaştırdığımızda; en yüksek nominal faizi ödeyen ülke konumundayız. Sıcak paranın sağladığı getiri, ülkenin vatandaşına harcanması gereken sağlık, eğitim, savunma ve yatırım harcamalarından kesilerek finanse edilmektedir. Konsolide bütçenin birçoğu yüzde 50’lere yakını sıcak paraya ayrılmaktadır. Makro dengeler alışılagelmişin üzerinde bir bozulma eğilimine girmiştir. Kontrolsüz özelleştirme politikalarıyla, reel sektör kuruluşları, bankaları, telekomünikasyon şirketleri, limanları ve otobanları, yeraltı kaynakları yabancıların kontrolüne teslim edilmiştir. İstihdam artarken (nasıl oluyorsa) işsizlikte artmaktadır.

 

Rezervler, sermaye girişi, işsizlik, cari açık, üretim, enflasyon, faiz oranları, bütçe, borç stoku, dış borç, iç borç gibi ekonominin yapısal faktörleri büyük bir belirsizlik ve sorunlar çemberinin içerisinde çözüm beklemektedir.

 

2008 yılı ilk yarısının ekonomik göstergelerine baktığımızda, 2007 yılı sonunda yaptığımız beklentilerin aslında çokta ötesinde olmadığımızı söyleyebiliriz. Türkiye yılın ilk beş ayında ihracat, turizm, taşımacılık gibi tüm alanlarda elde ettiği her 100 dolarlık döviz gelirine karşılık, büyük bölümü ithalata olmak üzere 129 dolarlık döviz harcaması gerçekleştirmiştir.

Geçen yılın aynı dönemine göre ithalat 22 milyar 419 milyon dolar, faiz ödemeleri ise 611 milyon dolar artış göstermiştir.

 

2008 yılı ilk yarısındaki ekonomik göstergeler, ekonomimizin içinde bulunduğu buhran dönemini açıkça göstermektedir. Siyasi belirsizliğin yaşanması ve hükümetin ekonomik tedbirleri geciktirmesi bu süreci hızlandıran unsurların başında gelmiştir. 2008’in ikinci çeyreğin de hükümetin yapması gereken çalışmaların başında ekonomi birinci gündem maddesi olmalıdır.

 

“Fiyat istikrarı olmadan ekonomik istikrar olmaz. Ekonomik istikrar olmadan sürdürülebilir büyüme olmaz. Sürdürülebilir büyüme olmadan da toplumsal refah olmaz…”

 

Bu tekerlemeyi bilmeyen kaldı mı sizce(?)