"Köprüden Geçerken Hesabı Kim Ödüyor?"

Devletin köprü ve otoyolları özelleştirmesi gündeme geldiğinde, insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Devletin yaptığı yatırımın karşılığını vatandaş mı alacak, yoksa vatandaş yine bedelini mi ödeyecek?

Elbette devletin her işi kendisinin yapması gerektiğini savunacak değiliz. Özelleştirme, doğru şartlarda yapıldığında ekonomiye dinamizm kazandırabilir, kamu kaynaklarının daha verimli kullanılmasını sağlayabilir. Hele ki Türkiye gibi büyük altyapı yatırımlarına ihtiyaç duyan bir ülkede, özel sektörün sermayesinden ve işletme tecrübesinden yararlanmak anlaşılabilir bir tercihtir.

Ama mesele sadece “özelleştirelim mi, özelleştirmeyelim mi?” meselesi değildir.

Asıl mesele hangi şartlarla, kimin lehine ve vatandaşın cebine nasıl yansıyacağıdır.

Çünkü köprü de otoyol da sıradan bir ticari mal değildir. Bunlar milletin vergileriyle, devletin imkânlarıyla yıllar içerisinde oluşturulmuş stratejik ulaşım altyapılarıdır.

Bugün vatandaş köprüden geçerken yalnızca gişeye para bırakmıyor. Akaryakıta, araca, vergiye, otoyola ve köprüye ayrı ayrı ödeme yapıyor.

Bir de üzerine “garanti” kavramı eklenince insan ister istemez durup düşünüyor:

Yatırımın riski özel sektörün, getirisi garanti ise bunun adı gerçekten özelleştirme midir?

Burada hükümete muhalif olanların yaptığı gibi meseleyi siyasi sloganlara indirgemek de doğru değil. AK Parti iktidarlarının Türkiye’ye kazandırdığı dev altyapı projelerini görmezden gelmek de haksızlık olur. Yollar yapıldı, köprüler yapıldı, ulaşım hızlandı. Türkiye’nin ulaşım altyapısı geçmişe göre ciddi biçimde değişti.

Fakat tam da bu nedenle, bu eserlerin işletme modeli konusunda daha hassas davranmak gerekir.

Çünkü milletin takdir ettiği bir yatırım, yanlış bir sözleşme veya vatandaşın taşıyamayacağı bir ücret politikası nedeniyle tartışmalı hale gelmemeli.

Devlet bazen kazanmak için değil, vatandaşın kazanmasını sağlamak için vardır.

Özel sektör elbette kazansın.

Ama vatandaş da kazansın.

Devlet de kazansın.

Kaybeden yalnızca vatandaş olmasın.

Üstelik bugün köprü ve otoyol ücretlerini konuşurken yalnızca bugünü değil, önümüzdeki 20-30 yılı da düşünmek zorundayız. Bir kamu varlığının işletme hakkı devrediliyorsa, sözleşmenin her maddesi millet adına sorgulanabilmeli.

Çünkü devletin kasası da milletin kasasıdır.

Devletin malı da milletin malıdır.

Ve millet adına yapılan her anlaşmanın hesabı, millete verilebilmelidir.

AK Parti’ye gönül veren insanların da bu konuyu sorması gayet tabiidir. Hatta bence tam tersine, iktidarı destekleyen vatandaşın yapıcı eleştirisi iktidar için daha değerlidir.

Çünkü gerçek destek, her yapılanı alkışlamak değildir.

Bazen “Bu yatırım doğru, ama şu şartı yeniden değerlendirelim” diyebilmektir.

Bazen “Yol yaptınız, teşekkür ederiz; ama bu yolun geçiş ücretini biraz daha vatandaşın bütçesine göre ayarlayın” diyebilmektir.

Bazen de çok daha basit bir cümle kurmaktır:

“Bu millet sizi destekledi; şimdi siz de bu milletin cebini düşünün.”

Türkiye’nin daha fazla yatırıma, daha güçlü altyapıya ve daha hızlı kalkınmaya ihtiyacı var.

Ama kalkınmanın ölçüsü yalnızca kaç kilometre yol yaptığımız değildir.

Isparta-Antalya Yolu Trafiğe Açıldı
Isparta-Antalya Yolu Trafiğe Açıldı
İçeriği Görüntüle

O yoldan vatandaşın ne kadar rahat geçebildiğidir.

Köprüler şehirleri birbirine bağlar.

Otoyollar mesafeleri kısaltır.

Ama devlet ile vatandaş arasındaki güveni bağlayan asıl köprü, adalet ve hakkaniyettir.

O köprüyü sağlam tutmak ise hepimizin meselesidir.

Ve belki de bugün sorulması gereken en manidar soru şudur:

Köprüden geçerken para ödüyoruz, peki geleceğe geçerken ne bırakıyoruz?

Milletin cebini, devletin menfaatini ve yatırımın sürdürülebilirliğini aynı anda gözeten bir model bulunursa, buna itiraz edecek kimse olmaz.

Çünkü mesele köprüye karşı olmak değil.

Mesele, köprünün kimin için yapıldığını unutmamaktır.

Kaynak: Haber Merkezi