Öyle alışmışız ki başkaları için yaşamaya, kendimiz için bir şey yapmak o kadar anlamsız geliyor ki. Belki de ruh sıkıntılarımız bu nedenle oluyor, başkaları için bir şey yapamaz duruma geldiğimiz zaman, kendimizi işe yaramaz görmeye başlıyoruz.

Evliysek her şeyi eşimize göre ayarlıyoruz, dinlenme saatini, yemek saatini, uyuma saatini. Çalışıyorsak o günün getirdiği işleri yoluna koymayı, iş ilişkilerini, randevuleri. Sevgiliniz varsa onun boş zamanına göre ve zevklerine göre alışkanlıklarınız oluşmaya başlıyor. Ya da çocuğunuz varsa onun yemek yeme alışkanlığına, uyku saatine, zevklerine, eğitimine göre hayatımızı öyle bir ayarlıyoruz ki, bunlardan birini kaybettiğimiz zaman kendimizi boşlukta hissediyoruz. Sanki dünyanın sonu gelmiş artık yapacak bir şey kalmamış gibi geliyor. Zaman ilerliyor ama biz kendimizin zamana göre ilerlemesine izin vermiyoruz. Kendimizi tanımıyoruz sırf başkaları için kendinizi yönlendirdiğiniz için ben buyum işte diyebilen o kadar az kişi vardı ki. Öyle olanları da tebrik ediyorum.  Paylaşmak güzel şey tabiki ama öz benliğimizi unutmadan yapabilsek herkez mutlu olacak.

Paylaşmaktan herkez farlı şeyler algılıyor. Kimi paylaşmanın sadece vermekten ibaret olduğunu, kimi sadece almaktan ibaret olduğunu, kimisi verdiği kadar almak olduğunu…   

Hiç sordunuz mu kendinize, ben neleri seviyorum, neleri sevmiyorum, şu an yaptıklarımı ne için yapıyorum, amacım ne, hedefim ne, kendimi nerde görmek istiyorum, kendime neleri yakıştırıyorum. Ben bazen şaşırıyorum, kendime sorduğum soruların cevabını alamadığım zamanlar.

İnsan ister istemez, kendini öyle bir kaptırıyor ki etrafındaki insanlarla yaşamaya, ancak onlardan birini kaybettiğiniz zaman, bir yanınız eksiliyor, bazı yaptıklarınız anlamsız geliyor, şimdiye kadar nasıl yaptım bunu diyorsunuz, kendinize yakıştıramıyorsunuz.

Hayat işte, kayıplarımız olsa da yaşanmaya değer değil mi. Ayarlarını ince yapmak gerekiyor.  Yani balans ayarlarını tutturabilmek lazım.