Harput edebiyatı:

Harput türküleri ve edebiyatında zikre değer iki zümre vardır.

Birinci zümre, divan edebiyatının tesiri altında yetişen Hoca Rahmi, Hacı Hayri, Hacı Hamdi, Hazmi, Müftü Faik, Reşat gibi, başlı başına şahsiyet sahibi olanların teşkil ettikleri zümredir.

İkinci zümre ise; İri Güllü, Hanife, Hayriye ve Saire gibi ismini öğrendiğimiz şahsiyetlerle, ismini saklayarak anonim edebiyatına mal olmuş simaların teşkil ettiği zümredir.

Birinci zümre hakkında, burada izahat vermeye lüzum görmüyoruz. Ancak bu zümrede adı geçen şairlerin eserleri incelenecek olursa halk edebiyatı, divan edebiyatını hatırlatacak bir şair lisanı ve heyecanı ile terennüm ettikleri görülür.

Çeribaşızade Ali Efendinin,

Yine bir şûh şîrin yazmayı nevrestelemiş
Aldı aklım hele, bilmem ne yaman bestelemiş

matlaı ile başlayan gazeli, buna bariz bir misaldir.

İkinci zümrenin şiir dili de dikkat edilecek olursa, diğer illerin halk şiirinden ayrı ve üstün bir fark görülür. Gayet kuvvetli bir nazım tekniği vardır. İnce bir lirizm his edilir, en titiz şairlerin dahi bu iki zümrenin eserlerine hayran olmaması mümkün değildir. Bu hususta sayısız misal vermek mümkün:

Köğengin ellerinde
Çimeydim göllerinde
İlik düğme olaydım
O yarin kollarında

Dağda duman yeri var
Kaşda keman yeri var
Çöz göğsün düğmesini
Sende güman yeri var

Alma yani alma yani
Kızarmış alma yani
Nasıl kabre koyarlar
Muradın almayani

Türkülerde terlip:

Edebiyat kitaplarında eskiden beri görürdük: Manilerde ilk iki mısra, üçüncü ve dördüncü mısraı beslemek, kafiye hazırlamak için söylenir. Bu ilk iki mısrada, hiç bir mana kuvveti ve şiir kabiliyeti yoktur, denilirdi. Bu hüküm tamamen nazari, ve tahmine müstenit, mahalli tetkikten uzak bir hükümdür. Bilakis ilk iki mısra, şaire, türküyü yapmak için heyecan veren, halin, mahallin, estetik sembolü olarak tertip edilmiştir. Üçüncü ve dördüncü mısralar, heyecan kaynağının sevk ettiği hissi unsurları taşır ve şair evvela son iki mısraı değil, bilakis ilk iki mısraı yapmış, sonradan buna kendisinin his ve heyecan ifadesi olan, son mısraları eklemiştir.

Türküler bir bütündür, başlı başına bir estetik eserdir, onda bir hazin vakanın, bir derin heyecanın şiiriyeti saklıdır. Münferit maniler değildir. Maniler ise, kürsü başlarında, ocak kenarlarında, mani söyleyen koca karıların düzdükleri, birer tekerleme, birer taşlamadır ancak. Mizahi veya kinayeli sözlerden ibarettir.

Fakat türküler böyle değil, bir his ve heyecan tarihinin hazinesi, bir iştiyak ve ızdırap eseridir.

Duyulan bu iştiyak ve ızdırap, türkünün çıkmasına saik olan vakaya tamamen uygun olmayan bir şayiadan da doğma olabilir. Yeter ki, bu hazin şayia, ruhu alevlendirmiş olsun.

Artık özlenen türkü, yakılacak, güfte örtülüp, beste bağlanacaktır.

Elazığ ve çevresindeki türkülerin çıkışında, diğer yerlere nazaran, bir hususiyet vardır. Gerek güfte ve gerekse beste, bir derneğin mahsulüdür.

Ve bu dernekler de, taassubun baskısı altında kıvranan yosma kadınlardan müteşekkildir. Ananevi telkinlerin, ruh serbestliği üzerindeki tahdidi tesiri, türkülere, çırpınan bir kuş heyecanı katar. Türkülerimizin bu kadar içli olmasında, bu manevi tehdidin de büyük tesiri vardır. Bahsettiğimiz dernek, histe ve heyecanda yoldaş kadınların, manevi topluluğudur. Güfte hazırlanırken, asıl güfteyi dizmek isteyen, buluşlarını ve sezişlerini arkadaşlarına söyler, onlar bunu bazen tamamlar, bazen tashih ederler. Bu birlikte titiz çalışma, ortaya en müstesna eserler verir. Tabii evvelce söylenmiş türkü güftelerinden faydalanma ihmal edilmediği gibi, bazen, heyecanlarının tam ifadesi ise, evvelce söylenmiş bir mısra veya beyt aynen de alınabilir.

Türkü yakan derneğin mensupları, rastgele kadınlar değildir. Zamanla ruhları gelişmiş ve incelmiş, edebi bir zevke, estetik bir şevke sahiptirler. Düğünlerde, eğlence meclislerinde, eğlence için baş rolü alan bu ince yosmalar, mahalli dilin en pürüzsüzünü, en temizini kullanırlar. Hatta İstanbul telaffuz tarzlarını dahi, kullanmayı ihmal etmezler.

Mesela "Köğangin yazıları, Otli kuzuları" diyecek yerde, İstanbul telaffuzuna uyarak "otluyor kuzuları" demeyi tercih etmişlerdir.

Harput şivesi; Şark bölgesinde, mahalli tabirle (en kırık dil) olarak anılır. Diyarbakır, Palu, Çermik ve sair civar vilayet ve kazalar, bu şive inceliğinde (Harput)u, İstanbul'u kıyas ederler.

Gerçekten öyledir, çünkü diğer yerlerde (değil), (değül) diye telaffuz edilen kelime, Elazığ'da (del) diye telaffuz edilir. (Öyle del mi gokoş) diye konuşulur.

Bu mukayeseyi daha geniş ölçüde yaparsak, şivede incelik daha bariz olarak anlaşılır:

Mesela, gelmek mastarından (geliyor musun) siygasını, Karadenizliler (geliy musun) (celiy müsün); Aydınlılar: (Geliyo mun); Kayserililer: (Geliyonğu), Erzurumlular ise (gelirsen mi) diye telaffuz ederler.

Elazığ ve havalisinde ise (Geli misin) diye telaffuz olunur.

Bu telaffuz tarzlarından en munisi, herhalde Elazığ'daki telaffuz şekli olsa gerektir.

Elazığ sözlü folklorundaki nazım şekilleri ve kullanılan vezinler dahi özel bir mahiyet taşır.

Zira hece vezninde hemen hiç kullanılmayan vezinler, Elazığ türküleri içinde kullanılmıştır. Ve vezinler, türkünün mevzu ve mahiyetine göre gayet mahirane seçilmiştir.

Mesela:

Sevimliliğin karşı kıyısı: Skullpanda figürleri neden bu kadar ilgi görüyor?
Sevimliliğin karşı kıyısı: Skullpanda figürleri neden bu kadar ilgi görüyor?
İçeriği Görüntüle

Bu dere baştan başa ayvalı bağ
Ayvalar sararıyor dön geri bah
İIlerin yari (de) bile vah bize vah

Ne yaman öğretmişler şu bülbülü
Her seher gelir sorar gonca gülü

türküsündeki vezin; hece vezninde hemen hemen hiç kullanılmamıştır. Bu türkünün nazım şekli, kafiye tertibi ve sırası bir hususiyet taşır; kafiye kelimelerin bağ, (bah) ve (vah) olarak seçilmesi, kulağı monoton seslerden kurtarmak için halk şiirinde, yarım kafiye kullanılmaz, kanaatime göre, kafiye darlığından ziyade, ahenk zaruretindendir. Halk musikisinde ve edebiyatta, daima monotonluktan sakınılmış ve kaçınılmıştır. Elazığ ve havalisi, bu hususta en ileride gelir.

Türkülerin manevi muhtevası:

Sonra şiirin muhtevası, hepsinden fazla dikkati çeker.

Sevilmesine doyulmayan terk edişi, mevsimin hazin renkleri ve mahalli hususiyetiyle tersini ile, ifade edilmesindeki sembolik eda, başarılması en güç bir muvaffakiyetin eseridir.

Hele bestenin, güfteye bütün ruh ihtisası ile uygunluğu şüphesiz ayrı bir mümtaziyettir.

Muhtevanın bu kadar derin ve ince oluşu türkünün çıkmasına saik olan vak'anın hususiyeti ve vaka'yı duyan ve duyuran üzerindeki muhteviyatı saran ve sarsan bilinmez tükenmez tesiridir.

Elazığ folkloru, teessürün değil, sırf tahassürün eseridir.

Ağır havalara ve erkek oyun havalarına gelince; bunlar, Harput'un tarihi devrelerinde düzenli faaliyette bulunan (Mehter-hane) de yer almış sazların ve sazendelerin işledikleri ve halkın kahramanlık his ve hareketlerinin ifadesi olan nağmelerin bize intikal etmiş örneklerdendir.

Bu Bir İlandır